20111230

God

Üniversite yıllarımda edindiğim arkadaşlarımla dönen muhabbetlerin bir çoğu sırasında "Good old days" cümlesi geçiyor aklımdan. Evet, İngilizce hali geçiyor. Neden ben de bilmiyorum.

10 yıl sonra da bugün için Good old days diyeceğim muhtemelen. Derken üzülmeyeyim diye tadını çıkarıyorum o yüzden.

İki good old days videosu da şunlar olsun madem. On yıl sonrası için bir good old days fotoğrafı da şu.







iaşe

B: Oha Secret Circle'daki abla ne kadar tatlıymış.
...
B: Yok ya, o kadar da tatlı değilmiş.
...
B: Kızım iyi ki ilk görüşte aşk diye bir şey yok, olsa bana baya sıkıntı olacaktı muhtemelen.
N: Kaz

20111228

Aus

A: Ahmet usta kim?
B: Usta bir Ahmet olmalı

20111227

Ben tuttum

Pazar günü aynı anda meylettiğimiz taksinin kapısında burun buruna geldiğim kadınla şu diyaloğu yaşadık;

K: Ya ama biz de taksiye binecektik.
B: Ama önce ben tuttum.

Tuttum derken de gözümle işaret ediyorum kavramış olduğum kapı kolunu, salak gibi.

"Doğru, siz tutmuşsunuz" dedi de gitti sonra kadın.


Kinaye mi yaptı, anlamadım.


Kusura bakmasın, kibarlık yapacak yerlerim üşüyordu o soğukta.

20111219

Yedisiz Bond

İşim Gereği Çin'le ve haliyle Çinliler'le her gün iletişim halindeyim beş yıldan uzun süredir. Her ülkenin olduğu gibi bu ülkenin ve vatandaşlarının da farklı farklı adetleri var, onlara pek girmeyeyim. En çok karşıma çıkan adetleri ise hemen her Çinli'nin batılı bir ad-soyad kombinasyonu seçmesi ve karşısındaki muhataplarına karşı bu ismi kullanması. Bunun sebebi sanırım Çinliler'in latin alfabesinde Wu, Du, Hu, Kiaaaa!, Vadaaaa! gibi kelimelere karşılık gelen isimlere sahip olmaları. (Son iki isme inanacak kadar bana güvenen biri varsa çıksın, öpeceğim. Alnından). Bir çok insan tarafından isim olarak akılda tutulamayacak isimleri yerine daha aşina isimler seçiyorlar akılda kalmak adına benim anladığım kadarıyla. David, Tony, Landy, Maggie, vs. Muhataplarımın isimleri hep böyle. Çoğunun soyadları da isimleriyle uyum içinde.

Bazılarıysa akılda kalma olayında çok daha kestirme yöntemler kullanıyor ve kendilerine celebrity isimleri seçiyor. Bugün mesela, fuarlardan, ziyaretlerden gelen katalog/kartvizit arşivi içinde dolanırken elime geçen bir kartviziti tam benimle hiç alakası olmadığı için bir kenara atıyordum ki gözüm kart üzerindeki isme ilişti. Kartvizit adeta "Merhaba" diyordu bana. Sonra da devam ediyordu, "My name is Bond. James Bond" Merhaba kısmını neden Türkçe söylediğini anlayamadım gerçi, ama olsun. Firma adı da "007 midir acep?" diye düşünüp bir bakındım ama değilmiş ne yazık ki. Arkadaşın tek kusuru, James Bond karizmasına kökten aykırı tasarım ve kalitede bir kartvizite sahip olması.

Bu ilk de değil hem. Söz konusu adet sayesinde Thom Yorke ile karşılıklı kahve içmişliğim, Lucy Liu ile görüşüp kendisinden imza (imzaladığı faturaydı ama olsun) almışlığım var. Ortamda "Thom Yorke da sürekli beni arayıp bir şeyler soruyor, illa sipariş falan istiyor yeaa" diye hava yapsam yalandan karnım ağrımaz resmen.




Thom'un cebi var bende gençler, isteyene vereyim.


20111217

Uyanabilsem

30 yaşında -orta boy bir- kazık kadar olmama rağmen ebeveynin (bu zaten anne ve baba olmak üzere çoğul bir kelimeymiş) liseli ergen çocuğuna yapacağı "gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun" serzenişlerine maruz kalabilecek kadar gece oturması sevdalısı bir adamım. Neyse ki yıllardır ailemden uzak yaşıyorum da böyle şikayetlerle karşılaşmıyorum.

Sabahları hakikaten sancılı bir süreç sonunda uyanabiliyorum. Gerçi bu süreçte sancıyı benden ziyade yakınımdakiler çekiyor ama olsun. Onlara da yazık.

Annem mesela, 1.5 yıl öncesine kadar sabahları arayıp uyandırmaya çabalardı beni, saat alarmını duymayacağımdan gayet emin olduğu için. Ama işte, koynundaki saatin alarmını duymayan bünye 35 cevapsız arama birikene kadar cıyır cıyır çalan telefonu da duymuyordu genelde. Neyse ki telefonu ve saati, hatta bir polis operasyonu sırasında (operasyon bizim eve yapılmadı tabi) camımın önünde tüneyen helikopteri bile duymamamın sebebinin beynimin gece yatarken "oh, oh, ninni niyetine" diyerek kapamadığım ve bütün gece açık tuttuğum televizyona verdiği bir nevi tepki olduğunu anladım da televizyonu uyku moduna alıp televizyonumun ben ninni niyetine garip programları dinleyerek uyuyakaldıktan sonra kapanmasına izin veriyorum son 1.5 yıldır falan. Artık en azından saati duyabiliyorum da beni arama zorunluluğu hissetmeyen annemin sancısı hafifliyor.

Saati duyabiliyorum dediysek olayı fazla büyütmeyelim, çünkü sadece duymakla kalıyorum çoğu zaman. Öyle saati duyar duymaz ortopedik yatak reklamı oyuncusu gibi yüzümde bir gülümsemeyle yataktan fırladığım pek vaki değil.

Sonunda, yirmi küsur yıllık birikimimin bir sonucu olarak geliştirdiğim "kademeli uyanma" sistemini uygulamaya başladığımdan beriyse sancı çekme sırası ev arkadaşlarıma geçti. Çünkü sistemin gereği olarak saati (bugün saydım) ilki 6:30'da olmak üzere, çeşitli (ve hangi mantığa dayandırarak ayarladığımı bilmediğim) zaman aralıklarıyla serpiştirdiğim sekiz adet alarmla donattım. Uyanmam gereken saat ise 8:00 . Sekiz alarmı bir de her alarmı çağın mucizesi "snooze" fonksiyonu ile en az bir kez tekrarlattığımı da hesaba katarsak 1.5 saatlik süreçte 16 kez alarm çalıyor. Her alarma da farklı bir melodi atıyorum ki bünye bir alarm melodisine alışır da sesi es geçerse diğer tonlardan kurtaralım durumu. Hal böyle olunca da sabah benim oda ve havalisi çok sesli alarm korosunun perfotmans sergilediği bir ortam haline geliyor. Zaten sanata ve -saat alarmı olsa bile- sanatçıya saygılıyım, o yüzden benim için sorun yok. Ama dediğim gibi, olan ev arkadaşlarının uykusuna oluyor.

Hem ev arkadaşlarımı düşündüğümden, hem aklım sürekli iyileştirme yönünde fikir geliştirmek için çalıştığından (endüstri mühendisiyim ben ya!), biraz da sığırlığımdan "daha az alarmla nasıl uyanılır" konulu deneysel çalışmalarım sırasında alarmın melodisine "uyusun da büyüsün, tıpış tıpış yürüsün" isimli güzide ve anonim ninnimizi atamaya karar verdim bir ara.
Böylece bilinçaltım sabah kendisine ninni yoluyla diretilen uyuma eylemine karşı tepkisini koyacak, uyumak istiyor olsam da beni uyanmaya zorlayacaktı. Çocukken öyle olurdu çünkü, beni ne zaman ninniyle uyutmaya çalışsalar uyumamak için direnirdim. Ama yemedi. Ya da bilinçaltım üste çıkamadı, bilmiyorum. O gün işe 1.5 saat geç gitmiştim, onu hatırlarım bi.

Sonuç olarak şu an için en etkilisi kademeli uyanma yöntemi. Evdekiler de sabah şenlensin biraz, napayım artık.

20111127

Atp

S: Nescafe'nin türk kahvesini sen mi aldın.
B: Evet ya, merakımdan aldım geçen hafta.
S: Tadı nasıl peki?
B: Bilmem, denemedim daha.

20111126

B

B: Sıçtık!
A: Tamam, sakin. B planına geçelim.
B: O ne peki?
A: Bilmem, ismi B ile başlayan sensin. B planını da sen düşünmeliydin.
B: Tekrar ediyorum, sıçtık.

Hey

Ev arkadaşıma vasiyet ettim: Ölür kalırsam benim balkonun derinliklerine iyice bir bak. Kesin öldükten sonra kıymete binmemi sağlayacak bir yazı, fotoğraf, mermer falan bulursun.

20111125

labebe

Bilinmediği üzere uzun zamandır, ki bu uzun zaman yaklaşık bir yıl, kendime ait bir domain edinme düşüncesindeydim. Haklı olarak da "almışken kısa bir şey alayım, seneye almaya gerek kalmaz" diye düşünüyordum nitekim saray yavrusu uzunluğunda bir adres stüdyo daire kıvamındaki bir adres kadar kolay akılda kalmıyor. Kaldı ki akılda kalsa bile merababenburohemyakisiklihemsempatigim.com gibi bir adresi yazmaya her şeyden önce ben üşenirdim zaten (bi seferlik üşenmedim, hadi yine iyisiniz) Bir de işte uzantısı .com, o olmazsa.co (çakma .com diyorum buna ben. Memesiz .com da diyebilirim tek m yerine iki m ekdik olsa. Ama sadece bir m eksik. Zaten terbiyesiz bir adam da değilim.) (oh, sonunda kapadı parantezi. Bak ama, yine açmış) olsundu. Başka da bir dileğim yoktu.

Gel gör ki hem -en azından kendimce- anlamlı, hem de kısa sayılabilecek bir domain bulmak pek de kolay değildi. Buro.com gibi tam istediğim gibi domainleri boş bulamayacağımı zaten biliyordum, yine de bir umut sorgulattığımda karşıma çıkan "o dolu, ama şunlar var" tavsiyesine uyup ozburo.com, luxburo.com gibi domainleri de alacak değildim tabi. İstediğim gibi bir şey bulamadığımdan da bugüne kadar geldim düşüne düşüne.

Sonunda, sanırım yine Behzat ç izleyip Ankara özlemimi depreştirdiğim bir pazar gecesi, hayatımın üçte birine yakın zamanında yaşamış olmama güvenerek kendime iliştirdiğim "Fahri Ankaralı" nişanıma dayanarak yeni blog adresimi buldum.

Yukarıda görüyor olmanız lazım zaten.

20111116

SoF

Eve dönüş yolunda radyoda karşıma çıkan Soldier of Fortune'u dinlerken geldi aklıma;

Bir yaz gecesi, bir mekanın balkonunda otururken alt kattaki mekandan gelen canlı müziğe takılmıştı da kulağım, "Soldier of Fortune mu çalıyorlar?" diye sormuştum.

Sonradan anladım ki kıraç insanının bir şarkısıymış çaldıkları.

Kıraç şarkısını bile Soldier of Fortune gibi hissettirdikleri için çalan adamlara mı saygı duymalıydı, yoksa aklımın o şarkıyı bu şarkıymış gibi hissedecek kadar havada olmasına mı şaşmalıydı.

Onu bilmiyorum.

20111112

Yemek Yapıyorum

Yemek yapmayı nasıl da sevmediğimi şurada, orada, burada belirtmiştim daha önce. (eheh, bak bu sefer fake attım, naber?) Şurada bahsetmiştim ama sahiden.

Yemek yapmak benim için üşengeçlikten öte bir şey. Ne bileyim, evi toparlaman gerektiğini bilir de toparlamaya üşenirsin. Ama toparlamanın da fayda sağlayacağını bilirsin ya. Hah, yemek yapmak öyle değil işte. Yemek yapmaya üşeniyorum ve yirmi dakikada tüketeceğim yemeği yaparken geçen zaman bana sadece kayıpmış gibi geliyor. (Aslında öyle değil, biliyorum).

Bu konuda pek becerim de yok haliyle. Yemek yapan arkadaşlarıma yardım için mutfağa girdiğimde "sen içeri git, keyfine bak Burocum, nolur" tepkileri alıyorum genelde. Arkadaşlarım beni çok severler zaten. İstemediğim bir işi yaparak yorulmama gönülleri hiç razı gelmez. Yoksa yardım edeyim derken yemeği berbat edecek olma ihtimalim akıllarından geçmiyordur eminim.

Yemek yapmayı bırak, arkadaşlarımın evde yemek yapıyor olması bile beni ara sıra geriyor çünkü kendileri yemek masasında yemekten sonra da bir yarım saat konaklama meraklısı insanlar genelde. Bense yemek bittikten sonra hemen masadan kalkma derdinde oluyorum her zaman. Eh, eşek de sayılmam, hem yemeği yapana saygımdan, hem de "insanlar yemek yaparken ben göbüşümü kaşıya kaşıya gezdim, bari masayı ben toplayayım" düşüncesinden yemek masasından pat diye kalkamıyorum. Sonra da bana daral geliyor.

Hayır horon tepmeyi seviyor olsam "ha uşağum, ha, ha!" diyip horona kaldırma bahanesiyle kaldıracağım adamları masadan, o sırada da kemençe çalar gibi yapıp masayı toplayacağım ama horon da sevmiyorum/bilmiyorum ki.

Neyse işte, hal böyle olunca ve ben yemek yapmayı bir türlü sevemeyince yemek yapma konusunda değil de dışarıdan yemek söyleme konusunda uzmanlaşmayı tercih ettim. Dengeli beslenmek de pizza, hamburger ve dürüm döneri haftanın yedi gününe dengeli bir biçimde yaymak haline geldi benim için. Bu zorlu yolda en büyük yardımı da desteğini benden bir kez olsun esirgemeyen yemeksepeti'nden alıyorum tabi. Hatta kendisine öyle alışmışım ki (bunu şu an kendisinden bir insanmış gibi bahsediyor oluşumdan da farkedebilirsiniz aslında) geçen yıl mıydı neydi, yemeksepeti'nin servis dışı kaldığı bir gece ben resmen aç kaldım. Onsuz dışardan söylediğim yemek boğazımdan geçmiyor olacak ki buzdolabı üzerinde duran onlarca magnet üzerinden bir restoran seçip sipariş vermek aklıma bile gelmemişti. Hatta bu olaydan yemeksepeti yetkililerine de bahsedip "bak, marka bağımlılığı üzerine güzel reklam olur, hem yaşanmış bir hikaye" falan diyeyim diye düşündüm bir ara. Ama "mal mısın?" tepkisi alabileceğim aklıma gelince vazgeçtim bahsetmekten, kendi içimde yaşamaya karar verdim bu ihtirası.

Gel gör ki ikili ilişkilerde (ikili derken ben ve yemeksepeti) gidişatı belirleyen yalnızca iki taraf olamıyor her zaman. Üçüncü şahıslar/farklı koşullar da işin içine girip ikili ilişkinin kaderine etki edebiliyor, huzurlu gidişatın üzerine kabus gibi çökebiliyor bazen.

Ve ne yazık ki bir süre önce bizim üzerimize de bir kabus çöktü: Kapı otomatiğimiz bozuldu!

Bu durumda yaşadığım üşengeçlik ikilemini tarif etmem de gerçekten çok zor. Yemeksepeti'nden söylediği yemeği getirip de apartmandan içeri giremeyen kurye arkadaşa diyafonla "apartman görevlisinin zilini çalar mısınız, eheh" diye laf anlatmaya çalışmakla evde kendim bir şey hazırlamak arasında ne gel gitler yaşadım bir bilseniz.

Bir yerden sonra apartman görevlisinin zilini çaldırmaya da yüzüm tutmamaya başlayınca 13 katı ev halimle ve "lan yakası sünmüş tişörtü giymişken kesin hayatımın aşkıyla karşılaşırım şimdi" korkusuyla inip kurye arkadaşı kapıda karşılamaya başladım.

Baktım bu hayat böyle çekilmiyor, kapı otomatiği de tamir olmuyor, istemeyerek de olsa kendimi yemek yapmaya adadım bir kaç haftadır. Şimdilik yaptığım sadece spagetti, italyan usulü tost ( kaşarlı tosta böyle diyince daha havalı oluyor sanki) falan ama daha alengirli yemekler yapmam da yakındır.

Buro Usta'dan sevgilerle.

20111030

Dantel



S: Kum kabının tabanına neden gazete serili?
B: Çünkü Punto artık tuvalette gazete okuyor.


20111027

3+11

Şunu yazalı 3 yılı geçmiş. Dün, 3 yıl geçtikten 11 gün sonra aydım.

Blogun doğum gününü kutlayacak değilim tabi. Ama üç yıl nasıl da çabuk geçmiş, bu klişeye uğramadan da duramayacağım.

Orada yazan üç maddenin hiç biri gerçekleşmedi tabi ki, ama o zamandan beri değişiklikler oldu haliyle.

Çok büyük değişiklikler de olmadı aslında yahu; işim aynı, arabam aynı,yaşadığım yer aynı, çevremdeki yakın insanların çoğu aynı. (adresim aynı kaderim aynı, nırınım) Biraz olgunlaştım belki, o oldu işte. Hayatıma girip çıkanlar oldu, girip çıkmayanlar oldu, çıkıp girmeyenler oldu. Ne olduysa, iyi oldu. En güzellerinden biri de, Rufus oldu.

Buraya yazmaya tamamen keyfim gereği başlamıştım, 3 yıldır da çok ekstrem durumlar dışında öyle devam ettim. Ama bir kaç ufak faydası da oldu bu canısı blogun. Yazmayı nasıl sevdiğimi tekrar farkettim, eski sevgililerimden birini dolaylı da olsa blogum yardımıyla tavladım, farklı farklı insanlarla çeşit çeşit iletişime geçtim, falan yaptım filan ettim.

Hayatımda değişiklikler oldu diyorum da, 3 yıl öncesine baksam en azından ruhen neredeyse aynı durumdayım. olmayı sevdiğim, daha ziyade kendine yaşayan, hemen her şeyden memnun fazdayım.

Bir arpa boyu yol gitmiş miyiz, o tartışılır. Siz tartışın ama, beni bulaştırmayın.


Hem ben demiştim "Olmaz ama" diye.




Hah, bir de blog anamız pdd'ye teşekkür etmeli.

20111020

3

Biz üç kişiydik; ben, keyfim ve kahyası.

Diğer ikisini öldürdüm, ben.



Şimdi keyifsizim.

Kahya da yok artık, çamaşır yıkayıp ütü yapmak bana kaldı.




"Açıl(ın), ben necromancer'ım" diye gelse ya biri.




Gelmez ki.

20111012

14109

İlkokul öncesi bir çok Türk erkeğinde olduğu gibi futbolla başlayıp ortaokula kadar o şekilde devam eden, ortaokul ve lise yıllarında basketbol ve tenis ile şekillenip üniversite sonrasında darta meyleden; çeşitli kupa, madalya ve popüleriteye katkı gibi ek ödüllerle süslediğim sporcu kişiliğimin  İstanbul'a geldikten sonra da devam etmesi için  bir spor salonuna üye olmuştum neredeyse üç yıl önce.  Salona en yakın arkadaşlarımdan biriyle üye olmuş, üyelik ücretini de peşin ödemiştim ki olası bir üşengeçlik durumunda hem maddi hem manevi teşvikçilerim olsun; arkadaşım beni spora gelmem konusunda darlasın,  ben de "Gitti paracıklar, bari işe yarasın" diye düşünüp kendime gaz vereyim. 

Gel gör ki o en yakın arkadaşlarımdan biri bir sebepten bana küsünce bizim manevi ayak çöktü. Eh, maddeye de mana kadar önem veren bir insan olmadığımdan ücreti peşin ödemiş oluşumun sağlaması gereken itici güç de bir süre sonra tükendi ve salon maceram oracıkta son buldu.

Sonrasında, yaşadığım manevi çöküntüden midir artık bilmem, spor adına hiç bir aktivite yapmamaya başladım. Öyle ki iş arkadaşlarımın "akşam 11-12 halısaha maçı var, gelsene" şeklinde her hafta tekrarlayan davetlerini "oram buram ağrıyo" bahanesiyle savuşturdum hep. Onlar da 10. Haftada vazgeçtiler zaten davet etmekten. Ya da halısaha abonelikleri bitti bilmiyorum. 

Ama bir yerden sonra, geçen yıl bu zamanlar falan,;içimdeki sporcu yerinde duramamaya, adeta düz duvara tırmanmaya başladı (fesatlaşmayın hemen). Tam da o sıralar Avrupsya (search motorlarından alakalı alakasız gelmesinler. Ya da gelsinler ya) Avrasya Maratonu'nun kayıtları vardı. Güzel fırsattı, uzun süredir spor yapmamanın acısını kitleleri peşimden koşturacak bir sporla çıkarmak eğlenceli olurdu. Tamam ilk sırada koşamazdım belki ama ortalarda bile koşsam arkamda koşan hatırı sayılır bir kitle olacaktı sonuçta.

Çekirdek kadromuzdan üç kişiyi daha maratona katılmaları konusunda ikna ettikten sonra hazırlıklara başladık. Bizimkiler nasıl gaza geldilerse hatta, maraton kaydımı bile onlar yaptırdı. Bir taraftan da işime geldi tabi bu, ben konsantrasyonumu ve enerjimi maratona saklamak istiyordum. -Yanlış hatırlamıyorsam- 14109 göğüs numaralı, başarıyı özlemiş bir atlet olarak maraton gününü bekliyordum artık. Hatta bu olaydan şurda da bahsetmişim (yaşası referism) ve evet gögüs numaramı da doğru hatırlamışım

Maratonun bir gece öncesi artık tüm hazırlıklar yapılmıştı. "dönüşümüz zor olur, iki araba Beşiktaş'a gidip bir arabayı orada bırakıp gelsek mi?" gibisinden ince ayarlar
bile düşünülmüştü. 

Ama ne yazık ki, maraton sabahı bir sporcunun yaşayabileceği en acı aksiliği yaşadım. Korkmayın, sakatlandığım falan yoktu, sadece uyanamamıştım. Yapılan onca hazırlık arasında atladığım tek ayrıntı maratonun pazar sabahının bir körü yapılacak olmasıydı ve pazar sabahı erken kalkmak da beni maraton koşmaktan daha fazla zorlayacak bir olaydı. Çoktan hazırlanmış olan üç arkadaşımın iyi niyetli ve ısrarlı uyandırma çabaları da iddialı olamayacak kadar şuursuzca kurduğum "siz koşmaya başlayın, ben size yetişirim" cümlesinden sonra kesilince onlar koşmaya gitmiş bense uyku sporuma geri dönmüştüm. Sağolsun bizimkiler eve döndüklerinde ellerinde benim kılığıma girip benim için aldıkları madalyam vardı da onca hazırlığın bir hatırası kaldı bana en azından. 

Neyse işte, geçen hafta öğrendim bu yılki maratonun bu pazar yapılacağını. Bir an katılım konusunda yine gaza geldim ancak düşününce geçen yılki kadromuzu tekrar toplayamayacağımı farkettim. Erman zaten taşındı. Soner geçen yılki davranışımdan sonra hayatta gelmez. Erdem'e sorsam "Punto'yu da götürelim abi, o da koşsun" diyerek Punto'yu da getirmeye kalkar, sonra bir de kedi peşinde koşarız maraton yetmiyor gibi. 

Başkalarının kanına gitmek için de geç kaldım, şunun şurasında 4 gün mü ne kaldı maratona ki kayıt vs. olayları var bir de. 

Sanırım bu yıl da maratona gönülden katılabileceğim sadece. 

Olsun, o da yeter. 

Hem zaten, hayat başlı başına bir maraton değil mi?

20111010

İki. Üç.

"Neden çift karakterlisin?" diye sormuşlar ikizler insanına.
"Çift karakterli olan ben değilim, diğer karakterim" demiş.

20111006

DD

Çeşitli süpermarketlerin günün önemine binaen yaptığı indirimler sayesinde son iki yıldır bir bayram edasıyla geçirip ( ben neden bayram havasına girdiysem, ne aldıysak Rufus'a aldık) kumdur, mamadır, eve getirdikten yarım saat sonra ortadan kaybolma garantili top/oyuncak faredir, bilimum kedi gıda ve ihtiyaç maddesine hücum ettiğim Hayvanları Koruma günü'nü bu yıl da aynı coşkuyla yaşayabilmek için gözüme bir süpermarket kestirdim hafta başında. Bayramlıklara kavuşmak Punto'nun da hakkıydı, ona Rufus'un küçülenlerini giydiremezdim sonuçta.

Gel gör ki gözüme kestirdiğim marketin yaptığı indirimden yararlanabilmem için o markete ait indirim kartına (böyle mi denir buna?) sahip olmam gerektiğini biraz geç öğrendim. Belki de öyle bir gereklilik yoktur, beni keklemişlerdir. Neyse ki Soner'in söz konusu karta sahip olduğunu öğrendim. Ama bilmek yetmiyor tabi kartın sağlayacağı indirimden faydalanabilmek için. Bir de kartı Soner'den almak gerekiyor ki ben bu konuya biraz geç aydım.

Aydınlandığımda saat gecenin ikisiydi. Bir taraftan gecenin karanlığında aydınlandığım için mutluydum, ama bir taraftan da gecenin o saatinde kartı Soner'den alamayacağım için kaygılıydım. Nitekim kendisi ertesi sabah beşte (ertesi sabah dediğim üç saat sonra işte) bir seyahate çıkmak için uyanacaktı ve bu uyanış için üç saat önce uykuya yatmıştı.

Babasının cep telefonunun hayal olduğu zamanlarda 3 aile ve üç araba gidilecek bir piknik organizasyonu için yola çıkmak üzere diğer aileleri beklemekten sıkılıp "BİLMEMNERESİ - NÜFUS 10.000" tabelasına "Biz yola çıktık, siz de şuraya gelin" notu yazdığına şahitlik etmiş bir insan olarak benim de aklıma not yazmak geldi. (Babamın notu da işe yaramıştı bu arada.)

Biraz o saatte not yazmaya uygun bir kağıt aramaya üşendiğimden, biraz da Punto'nun kapıya yapıştıracağım not için oluşturacağı tehlike sebebiyle, biraz da belki gelecek nesillere miras kalır diye notu mermer tablete yazmak geldi aklıma... Tamam ya, gözüme takılan yazmaya -en azından bana göre- uygun ilk şey mermerdi. Zaten evin her yerinden mermer fışkırıyor, gören taş devrine yeni adım attık sanır.

Neyse işte, notu aşağıda görebileceğiniz gibi yazdım ve kapının önüne bıraktım. Punto'nun o notu yok etmesi, Soner'in de o nota ayağı takılmadan evden çıkması mümkün değildi. Not illa ki okunacaktı ve kart bırakılacaktı. Bunu bilmenin iç huzuruyla uykuya daldım, derin derin uyudum. Rüyamda Punto ona indirimden aldığım paket paket kumun içinde doyasıya eşeleniyor, göbeğine doldurduğu mamalardan sonra yalanırken bana pati sallıyordu.

Beni güzel rüyamdan uyandıransa acı acı çalan telefon oldu. Önce saate baktım, sekizdi. Yine geç kalma sınırındaydım. Sonra arayana baktım, Soner'di. (her telefina verecek cevabım vardır. Ama önce arayana bakarım adam mı diye, sonra saate bakarım laf olsun diye). İki şart da sağlandığı için telefona cevap verdim.

Gel gör ki hem uykulu hem de geç kalıyor olmanın verdiği şaşkınlıkla Soner'in ne dediğini pek anlamadım, "He tamam" diyip telefonu kapadım. "kart arabada" falan diyordu onu anladım bir. Giyinip evden çıktım, arabama yürüdüm ve indirim kartını aşağıdaki halde buldum. Abi arabanın sileceğine kart sıkıştırmak ne, eve bıraksana kartı?

Soner ya önceki hayatında trafikte sıkışmış arabalara masaj salonu flyer'ı dağıtan adamlardan biriydi, ya da orijinal notuma daha orijinal bir karşılık vermek istedi.

Bilmiyorum hangisi.






Yazdan

Yaz gelecekti.

Kiraz ağaçlarına tırmanırken kollarımızı çizecektik

Giyip mayolarımızı denize gidecektik; sen yüzecektin, ben çimecektim.

Yaz gelecekti.

Yaz gelmedi, sen gittin.



(Yazın gelemediği zamanlardan, Mayıs'tan, 2011'den)
Üst not: "Buro, n'oluyor olm?" tepkilerini -belki bir kez daha- göz ardı edeyim diyorum zira yazıp da yayınlamadığın dilinin ucuna getirip de söylemediğin kadar hoşnutsuzluk verici.


Yirmi dakika mola versek ayrılığa, aylar sonra?

Hani otobüsler bile bir kez duruyor ya, hepi topu altı saatlik yolda.

(Temmuz galiba, 2011)



Dip not: Bir şey olmuyor.

20111004

Ama Var



- Veteriner hanım, erkek mi Punto?
- Evet, erkek.
- E ama memeleri var?
- Sizin yok mu, beyfendi?


Neyse ki benim değil, bir arkadaşın başından geçen.

20110928

11

Bildiğiniz üzere (yine böyle başladım ama korkmayın bir yere refer etmeyeceğim) 11 harfin birleşmesiyle meydana gelen, biraz uzun bir ismim var. Voltran'ın bile 5 aslanın birleşmesinden oluşup o kadar güçlü olabiliyosa düşünün artık benim isim ne kadar güçlü. B de başını oluşturuyor tabi. Ayrıca Türk alfabesinde 29 harf olduğunu göz önüne alırsak 11 harfli ismim ve 6 harfli soyismimi yazdığımda alfabemizin yarısından fazlasının halini hatrını sormuş oluyorum sayı bazında.

Neyse, yine ismim konusundaki bir muhabbet esnasında 11 harfli bir ismin ne gibi faydaları olabileceğini düşündüm. Aklıma ilk gelen bir kaç tanesini aktarayım;

1. 11 harfi kullanıp kelime oyunu oynayarak zihninizi geliştirebilirsiniz:

Şöyle bir düşündüğümde bile aklıma (harflerin her biri bir kez kullanılmak suretiyle oluşturulan) 16 kelime geldi. Bir de joker hakkımı kullansam bilmem kaç kelime çıkar. Ama Joker hakkımı kullanmıyorum, çünkü Batman'e ayıp olur.

2. Cetvel olarak kullanabilirsiniz:

Bir şeyleri ölçmeniz gerekiyorsa ancak elinizin altında cetvel yoksa, içinizde bir yerlerde yatan minicik de olsa bir Mc Gyver parçası varsa etrafta bulduğunuz malzemelerden içinde gerekli paket programın da yüklü olduğu bir bilgisayar ve bir yazıcı üretebilir, Times New Roman fontunda 12 puntoyla büyük harflerle yazdığınız ismimi cetvel olara kullanabilirsiniz. Bahsettiğim şartlarda yazıldığında ismimin uzunluğu 2.9 cm oluyor. 3 alabilirsiniz siz sormadan söyleyeyim. İstediğiniz sorudan da başlayabilirsiniz.

Ha yok, "Ben bunları yapana kadar bir cetvel bulurum" derseniz sizin bileceğiniz iş. Ben bulamadım mesela ismimin kaç cm olduğunu öğrenmeye çalışırken. Telefona cetvel aplikasyonu indirdim, öyle ölçtüm.

Ek olarak, her 11 harfli ismin de aynı sonucu vereceği konusunda garanti vermiyorum, ismim İİİİİİİİİİİ olsaydı (ki iyi ki değil, kelime de türemez bundan) uzunluk 2.9 cm'den biraz daha kısa olurdu sanırım.

3. İnsanların sizi ne kadar sevdiğine emin olmakta kullanabilirsiniz:

Mesela sevgiliniz ya da bir hayranınız sizin için isminizi kullanarak akrostiş yaparsa yapan insanın sizi cidden çok sevdiğinden (ya da yapacak hiç işi olmadığından) emin olabilirsiniz. Her harf için anlam bütünlüğünü devam ettirecek bir mısra bulmaya çalışmak yazdığın şiiri aruz veznine uydurmaya çalışmaktan daha yorucu bir iş sonuçta. Benim için bunu yapan olmadı şimdiye dek.

4. Belki Tarihe Geçersiniz:

Olur da size akrostiş yapan o insan isminizi 12 değil de 120 punto ile bir mermerin/taşın üzerine yazarsa yaşadınız, bundan 3000 yıl sonra falan bile isminiz yaşayacak demektir. 3000 yıl sonra o taş blogu bulanlar "Aha, bir dikit daha bulduk, bu yatıyor ama olsun" diye sevinecek, onu şehrin en merkezi yerine dikeceklerdir muhtemelen. Dikitte ne yazdığını anlamak için ne kadar kafa patlatırlar, orasını bilemem.

Ha bir de, o biraz masraflı olur ama, yazan insan mürekkep yerine altın suyu kullandıysa "Tarihe adını altın harflerle yazdırdı" teriminin de kahramanı olursunuz.

5. İnsanların sinirini alırsınız:

Nitekim size kızıp bağırarak 11 harf 4 heceden oluşan isminizi söylemeye başlayan insanın siniri ismin sonuna geldiğinde geçer, gider. Muhtemelen neye kızdığını bile unutur. Sinirlenince içinden 10'a kadar saymaktan daha etkili bir yöntemdir. (Sonuçta 11>10) Anger management olayında yeni çığır.


Aklımda bir kaç madde daha vardı da unuttum nedense, eklerim aklıma gelirse.




20110923

Sevdiğim Mavi

Rakçı olup havalı havalı gezineceğine böyle şarkılar yapmaya devam etseydin keşke.

Bir de adamın yaptığı inceliğe (2:52) en azından bi gülümseseydin


Cool Maymun

En cool adam da olsan karşı cins uğruna bir kez maymun olursun.

Biraz şanslıysan; seni maymun eden, annesinin yokluğunda yemek yedirmeye uğraştığın minik kızın olur.

Şimdi Reklamlar

Kımanç kişisinin benimle rekabet ederken şöhretini kullandığınıdan, reklam filmlerinde oynadığından falan bahsetmiştim. (Önceki postlara refer ede ede blog da ansiklopediye döndü)

Artık ilahi adalet midir, bilmem, o bahisten 2-3 gün sonra bir ajansta çalışan (ki ajansta çalıştığını da ogün öğrendim) bir arkadaşım "İtalyanca bilen biri lazım bize, bir reklam için, ilgilenir misin?" diye sordu. "Benim İtalyancam ilk kurda bıraktığım kurstan ibaret, come stai" dedim ben de. "Olsun, zaten bir cümlelik bir şey, halledersin. Göndereyim mi fotoğraflarını değerlendirmesi için?" dedi. İyi madem, dedim. Zaten beni İtalyanlar'dan ayıran tek nokta da pizzayı kalın hamur seviyor oluşum.

"Yalnız benim de kurallarım var, Buro Kuralları" dedim arkadaşa. Sonuçta baştan bilsinler istedim prensip sahibi bir insan olduğumu. "Nedir kuralların?" dedi. "Öpüşürüm!" dedim. "Hıı, tamam." dedi ama pek de ciddiye almış gibi görünmüyordu beni.

Bir taraftan böyle bir şeyin eğlenceli olabileceğini düşünürken diğer taraftan da yıllardır özenle sakladığım bendeki o ışık artık ortaya çıktığı için içim buruktu. Ama yapabilecek bir şey de yoktu. Güneş balçıkla sıvanmaz sonuçta.

Neyse, iki gün sonra falan aradı beni bir arkadaş.

- Buro Bey, fotoğraflara göre maşallahınız var, yönetmenimiz sizinle yüz yüze görüşüp bir de deneme çekimi yapmak istiyor. Cumartesi uygunsanız.

dedi ve içerikten, İtalyanca söylemem gereken cümleden bahsetti.

- Tamam, çok Avrupai görünüyor olabilirim ama İtalyancam başlangıç seviyesinde, yine belirteyim. Ama cümleyi ezberler gelirim, dert değil.

- Tamam, çok dert değil o kadarı da yeterli.

- Tamam o zaman, görüşürüz.

gibisinden bir telefon görüşmesinden sonra ben çalışmalarıma başladım. Söylemem gereken cümlenin İtalyanca karşılığını İtalyancası iyi bir arkadaşa sorup öğrendim. Öğrenmem gerekeni öğrendikten sonra "Ha bir de, vay vay vay 'ın İtalyanca karşılığı var mıdır ki?" diye sordum arkadaşa. "Git, deli misin" dedi.

Tamam söyleyeceğim cümle zaten belliydi ama şartlar uygun olursa ben de kendimden bir şeyler katmak isterdim oyunculuğuma. Ne bileyim, "Vay vay vay, bilmemne bilmemneye bak" diyebilirdim mesela İtalyanca. Bu cümle de bir yerden tanıdık geliyor bana ya neyse, sonuçta esinlenmeler her zaman olabilir, di mi?

Cumartesi görüşmeye gidip yönetmenle tanıştım. İngilizce konusunda daha bilgili olduğumu öğrenince aynı reklamın İngilizce versiyonunda oynatmaya karar verdiler beni. İtalyanca için çok çalışıp konsantre olmuştum ama "Non importante" dedim, bana uyar. Sonuçta her rolü her dilde oynayabilmeliydim.

Çoğu cümlenin daha aksanlı söylenmesi (ben İngilizceyi İç Anadolu aksanıyla konuştuğum için biraz zorlayan tek kısım bu oldu) gerekliliği sebebiyle yapılan 10-15 tekrardan sonra deneme çekimi başarılı bitti. Yani bitmiş, çünkü ben rolümün biraz daha devam edeceğini düşünüyordum. Sonuçta hala öpüşmemiştim kimseyle. "E öpüşmedim?" dedim. Bi garip baktılar. Sanırım arkadaşım kurallarımdan bahsetmemişti. Neyse, sonuçta ilk sefer için biraz esnetebilirdim kurallarımı.

Haftaya arayacağız sizi, tam tarihi belirtmek için, dediler. Olur, dedim. Beklerim.


Bir aksilik olmazsa böyle eğlenceli bir deneyimim de olacak. Gerçi haftaya diye bahsettikleri hafta bitirmek üzere olduğumuz şu hafta. Benden vazgeçmiş de olabilirler, ama olsun.


20110922

Mevsimi Geldi

Bilirsin ya, kauçuk üretmek için önce kauçuk ağacının gövdesini boy boy çizer çiftçiler. Ağacın gövdesinden çıkar da kaplara süzülür süt, sonra onu işler kauçuk yaparlar.

Haşhaş bitkisi vardır bir de. Yeteri kadar büyüdüğünde kırar onu işçiler de gövdesinden akan sütle afyon elde ederler. Hatta derler ki, tarlada çalışan bebekli kadın bir damla sürermiş o sütten bebeğin ağzına, bebek kafa bir milyon, gıkını çıkarmadan gün boyu uyurmuş kundağında.

Senin -gidişin değil ama- gidiş şeklin de öyle bir kırdı ki beni, öyle çizdi ki beyaz ve narin yerimi; şu aralar kimi zaman kauçuk gibi kalıba dökülüp bir şekle giren, kimi zaman da afyon gibi zehir veren yazılarım öyle döküldü benden dışarı, çiziklerden akan süt gibi.

Belki de o yüzdendi;

Bir süre bir esneyip bir gerilmem kauçuk gibi.

O yüzdendi;

Kafam bir tuhaf gezmem biri ağzıma bir damla afyon çalmış gibi.






Neyse ki haşhaş mevsimi geçti.




(Ağustos,11)

How (not to) pin the hole.


Kendisine çoğu zaman güvendiğim, beni neredeyse hiç yarı yolda bırakmadığı halde zekamı sorguladığım durumlar olabiliyor. İnsanın kendi kendini sorgulaması güzel bir şey bir yandan, o yüzden bu durumu pek de ciddiye almıyorum. Ama yine de yazayım istedim ki ibret-i alem olsun. Aleme olmasa da bana olsun ki, yaptığım mallığın dozu artmasın.

Biliyor olabileceğiniz, bilmiyorsanız da şuradan öğrenebileceğiniz üzere bir pinhole kamera yapmıştım ancak sonuçlar çok da istediğim gibi olmamıştı. Mükemmele yakınsamaktan fazlasıyla hazzeden bir insan olarak bir süredir kamerayı geliştirmeyi, T-800'den T-1000'e terfi ettirmeyi düşünüyordum.

Aslında her şey tamamdı da gövdeyi kartondan değil de daha sağlam bir malzemeden yapmak gerekliydi. Böylece makinayı bir kaç film rulosu harcayacak kadar uzun süre kullanabilecektim . (Kartondan yapınca kullan at gibi bir şey oluyordu makina). Bunun için de maket yapımında kullanıldığını bildiğim balsa ağacını kendime malzeme olarak seçtim, baktığım forumlarda kendisinin bilindik bir yapı marketten tedarik edilebileceğini öğrendim. Üşenmedim gittim, ancak balsa ağacını söz konusu yapı markette bulamadım. Hah, iyi oldu hatırladığım, gideyim o foruma da -rep vereyim balsa ağacının o yapı markette bulunduğunu yazanlar kimlerse. Emeğe de saygım yok kusura bakmasınlar.

Neyse, hammadde sıkıntısı yüzünden bir süre ertelendi benim makine işi. Ta ki bugün marketin kasa sırasında aşağıda görebileceğiniz fotoğraf makinesi gözüme takılana kadar. Görür görmez bir şimşek çaktı kafamda, bu çek at makine çekip atmazsam pinhole kamerama sağlam bir gövde olabilirdi pekala.

Tanıştırayım, kameramız:




Evet, kendisi biraz "girly" olabilirdi ancak benim için önemli olan işleviydi. Gerekirse boyardım, yeter ki güzel bir gövde olsundu. hem yanında bir de kol saati vardı, daha ne isteyebilirdim ki. Hemen sepete attım kendisini. Sonra içimden bir ses "bulunsun" dedi, bir tane daha aldım aynısından. Zaten ölümüm o sesten olacak muhtemen.




Hevesle eve gelip paketi açtım. ve fazlasıyla şirin kameramı çıkardım. Gel gör ki olması gerekenden biraz hafifti makina. Ah, dedim. "Çek at değilmiş bu. Filmi kendim takmam gerekiyor". Çok da problem değildi bu. Arka kapağı açmaya çalışınca biraz zorlandım, açmaya uğraşırken kapağın gövdeye bir vidayla tutturulmuş olduğunu gördüm. Ondan hemen sonra gözüm her pozdan sonra filmi ilerletmek için kullanılan yuvarlak zımbırtıya takıldı. Çevirmeye çalıştım, ama çevrilmiyordu. Gövdeyle birdi resmen. Onun şokunu atlatamadan flaşını gördüm makinenin, o da bi donuk bakıyordu bana.



Ve acı gerçekle yüzleştim...



Makine oyuncaktı!



Yani hiç bir şekilde fotoğraf çekme yetisi yoktu.

Umutlarım yine sönmedi, sonuçta benim için önemli olan içine ışık almayan sağlam bir gövdeydi. Gövdenin ışık alıp almadığını anlamadan önce içimden bir ses (muhtemelen "bulunsun" diyen) vizörden bir bakmamı söyledi. Eh dedim, seni ne zaman kırdım ben.

Gözümü vizöre dayadığım o an anladım, durumun benim için aslında ne kadar da ümitsiz olduğunu. Zira vizörde gördüğüm şey aşağıdaki kutup ayısıydı. Deklanşöre bastıkça vizörde farklı hayvan figürleri beliriyordu ancak ilk gördüğüm figürün kutup ayısı olması beni cidden üzmüştü.



Optimist sayılabilecek bir insan olarak hala kendimi teselli etmeye çalışıyordum: Neyse ki havalar soğumaya başlamıştı. Bir ekşın gerçekleşecekse en azından çöl ikliminde gerçekleşmeyecekti.

Sonra gövdenin de zaten içine fazlasıyla ışık aldığını, almıyor olsa da 35 mm filmi içine sığdırabileceğim boyutlarda olmadığını farkedince oyuncak fotoğraf makinesiyle işim bitmişti. tam o sırada gözüm paketin üzerindeki ibareye takıldı. "Real camera action". Ben ne yazık ki sadece ilk iki kelimeye dikkat etmiştim ürünü satın almadan önce, paket elimdeyken.

"Bari şu saate bakayım, nasıl bir şeymiş" diye düşünüp saati elime aldığımdaysa bir kez daha sarsıldım.



Saat de oyuncaktı!


Tek işlevi üzerinin kapak gibi açılabiliyor olmasıydı ki o da zor anlarında içmek üzere içine zehir gizleyen bir padişah kızı (şehzadenin pembe saat takacak hali yok) olmadığım sürece pek işime yaramazdı.



Sonuç olarak, T-1000 modeline terfi etmem bir süre daha ertelendi.

Durumun bi Punto'ya yararı oldu. Saati önüne attım, onunla oynayıp duruyor. Ondan sıkılsın, makineyi de önüne atarım. Bir haftalık oyuncak ihtiyacını gidermiş oluruz.






20110919

Ah

Şunları öğrenmesem iyiydi.
"Hangisini öğrenmesen daha iyiydi?" diye sorarsanız,

"ikinciyi" derim.




20110909

Rufusav Peşinde

Rufus görmeyeli av yetilerini de iyice geliştirmiş, avcı yönünü dürtükleyen içgüdülerini ayak, burun, göbek gibi insan uzuvları üzerinde test etmek yerine daha farklı avlara yönelmiş. En azından kısmen.

Daha önce üstün sinek yakalama yetilerini bir arı üzerinde de deneyince patisinden sokulmak suretiyle maruz kaldığı bir iş kazası falan da olmuş ama o kadar iş kazası kadı kızında bile olur. Ne bileyim kadı kızı testiyi düşürüp kırar falan mesela. Ama kadına şiddete karşıyız; kadı, kızına nazik davransın. Ne çeşmeye göndermeden önce, ne de kızı çeşmeden geldikten sonra onu hırpalamasın.

Konuyu çok dağıtmayayım, aile ziyaretim sırasında gözlemci yönüm teyakkuz halindeyken Rufus şaşkınını bir sinek peşinde koştururken gördüm. Ben yanına yaklaşana kadar Rufus sineği yere indirmişti bile. Ben de bir belgeselciye yakışır şekilde, kameramı yere bırakıp Rufus'un avıyla olan mücadelesini sessizce kaydetmeye başladım. Yalnız baktım bi ara Rufus kediyi o minik büfemsi şeyin altına kaçırıp şaşkın şaşkın bakınmaya başladı, hem belgeselci etiğimi hem de büfeyi bir kenara çekeyim dedim ki Rufus da avına kavuşsun. Yalnız büfeyi kenara çektiğimde ben de en az Rufus kadar şaşkına döndüm. Çünkü az önce Rufus'un pati darbeleriyle serseme dönen, bırak uçmayı, yürümeyi bile zor beceren sinek ortada yoktu. İyi ki o an biri de benim belgeselimi çekmiyordu, o şaşkınlığım kayda geçsin istemezdim. "Tam çekemedim lan" düşüncesiyle biraz daha ittirdim büfeyi ama avım, amaan, Rufus'un avı, yine yoktu ortalıkta. Emin olmak amacıyla büfeyi tamamen yukarı kaldırdım, ama sinek hala yoktu. Gök yarılmıştı da içine uçmuştu sanki. Gerçi büfeyi tamamen kaldırmamın sebebi birazcık da büfeyi azıcık daha çekersem parkelere vereceğim hasar sonucu annemden yiyeceğim lafların kulağımda çınlamış olduğuydu ama olsun.

Sonuç olarak çabalarımdan vazgeçtim ve bıraktım yerine büfeyi. Rufus da, yavrum, bir iki tur daha atıp çaresiz kaldığının farkına vardı ve mücadeleden vazgeçti. Tabi ki bir sonraki avına kadar.

Rufus'un çaresizliğini de Rufus'un 1:05 gibi attığı "Nerde bu lan?" bakışıyla anlayabilirsiniz.

O zımbırtının adı büfe değil başka bir şey de, aklıma gelmedi şimdi vallahi.

video

20110908

O kullansın.

Kımanç Tatlıtüy ile olan tatlı rekabetim (oha bu terimi kullanınca da bir tuhaf oluyormuş insan) yaklaşık üç yıl önce annemin bana hediye almaya karar verip hediye olarak da 10 yıldan uzun süredir kullandığım parfümü almaya niyetlenmesi, ancak reyon görevlisinin farklı bir parfüm ittirmek istemesi üzerine annemin beni arayarak "Oğlum sana parfüm alacaktım da, buradaki hanım başka bir parfüm öneriyor, hem Bihlül de bundan kullanıyormuş" demesiyle ortaya çıkmıştı. Şurda da bahsettiğim gibi kendisine ağzının payını bir çırpıda vermiştim. (Görevli Bihlül ile hiç karşılaşmamış, karşılaşmışsa da muhtemelen "Aaa bi kadının salak çocuğu sizin için böle böle dedi" demek yerine "Oh Bihlül" diye Bihlül'ün boynuna atlamış olduğu için yapıştırdığım bu laftan kendisinin muhtemelen hiç haberi olmamıştır, ama olsun.)

Gel zaman git zaman, aynı şahıs bana karşı üstünlük kurabilmek için şöhretini kullanmaya karar verdi. Oysa bu ne kadar bel altı bir yöntemdi. İstesem ben de şöhret olabilirdim ancak ben sokaklarda insanlar boynuma atlamadan yürüyebilmeyi, gece gezmelerimde yanımda kimin olduğu görüntülenmeden rahatça eğlenebilmeyi tercih etmiştim. Bugün bütün ülke beni tanımıyorsa sebebi rahatlığa olan bu düşkünlüğümdür yani.

Ama şahıs, şöhretini kullanıp bir kot reklamında oynadı. Üstelik reklamda kadınlara ayıp ayıp imalarda bulundu falan. Hem de annesinin yanında olana bile! Yakışıyor mu hiç aile yapımıza. Gerçi eleman annenin orada olduğunu bilmiyordu ama olsun. Ayrıca anne de hiçbir şey demiyor maşallah. Arkadaş ben hatunu gözümle yerken "Vay, vay, çantaya bak" desem ve bunu hatunun annesi görse o çanta (varsa tabi) kafamda paralanmakla kalmaz, arkadaşlarımın/sevgililerimin annelerinin gözünde itinayla çizdiğim "efendi çocuk" profili de dağılır gider. (Şaka, itinayla çizmiyorum o profili. Efendi bir adamım, yapacak bir şey yok) Ayrıca burdan söz konusu firmaya da kırgınlığımı belirtmek isterim: Ben sizin markayı resmen ilkokuldan beri kullanıyordum lan, bi ara başka marka kot giymezdim, 174'lerinizi benim için üretirdiniz. Markanızı ben meşhur ettim, haberiniz yok. (Çok oluyorum galiba)

Geçenlerde de aynı şahsı bir dizi fragmanında gördüm. Hatta dizi başladı sanırım. Neymiş, "Işığı kapatma, karanlıkta uyuyamıyorum". İşte şahsın gerek şöhretini kullanmak, gerek türlü ayak oyunları yapmak suretiyle beni yendiğini anladığım an da bu fragmana gelen tepkileri gördükten sonra oldu. Ben "Işığı/TV'yi kapama, karanlıkta uyumayı sevmiyorum" dediğimde "30 yaşına geldin, çocuk musun!" tepkisi alıyorum insanlardan, o aynı lafı ettiğinde "Ayyy canııım", "Oyh, ne seksi" tepkisi falan alıyor.

Sanırım yenik durumdayım şimdilik, nitekim millet "Kımanç, Kımanç" diye ortalarda geziyor. Ama direneceğim, azimliyim. Tamam, bir tatlıtüy değiliz ama bizim de kendimize göre bir karizmamız, muhtelif başarı hikayelerimiz, iz bırakmak için kullanacağımız aleni/gizli silahlarımız var sonuçta.

Işığı kapatma. Çantanı göremiyorum.


Bu arada Anne, neydi ya o parfümün adı?


Satır aralarından çıkarmanız gereken: Bugün yazacak daha anlamlı bir şey bulamadım.

Gezi

Yan koltuğumda oturan, çantasına yerleştirmesine yardımcı olduğum yaşlı kadın sordu, kalkmadan hemen önce:

- Sizin de aile ziyareti mi?
- Yok, aile değil.
- İş seyahati o zaman?

Yok, dedim. İş seyahati de değil. Aşk seyahati.

Gülümsedi kadın, gözlerinin içi parladı.

Sanki gençliğine gitti.

20110905

Naşkolsun


Nazlı bazen acımasızca eleştirir.

N: Olm gelsene Ankara'ya, çok eğleniriz bak. Ben buradayim diye mi gelmiyorsun anlamadım ki
B: Gelirim tabi hacı ya, aşk olsun.
N: Aşk olsun bence de, başka türlü geleceğin yok senin.

Öyleydi-II

Bembeyazdı. 

Geride bıraktığı, belki de o yüzden bir kar tanesi gibi. 

Yuvarlandıkça büyüyen, büyüdükçe bir çığa dönüşen. Üzerimi kaplayıp beni üşüten. 

Güneş yüzünü gôsterdiğinde eriyip giden. 

Öyleydi-I

İncecikti.

Giderken bıraktığı, belki o yüzden kağıt yarası gibi.

Hiç beklemezken derince kesen. İlk anda çok acı veren.

Sonra aklına getirip kurcalamazsan pek de hissedilmeyen.
Bir zaman izi geçmeyen. Sonra kaybolup giden.

20110831

Domain şeysi

O kadar demokratik bir insanım ki blogum için alacağım domain için blogu takip eden (hepi topu kaç kişi zaten) insanlara da fikir belirtmeleri için danışıyorum. Durumun bu konuyu düşünmeye üşeniyor olmamla ya da kararsızlığımla alakası yok.

Yorum olarak şeyederseniz zahmet edip

20110829

Mıck












- İsmini nasıl bilebiliyor da Rufus diyince tepki veriyor, hayret.
- Öp dediğinde öpüyor bile anne, ismini bildiğine mi şaşıyorsun?







20110828

Rbço

Şu sıralar yaptığım aile ziyareti sayesinde pek bir özlediğim Rufus'la da hasret gidermeye çalışma fırsatım oldu. Rufus görmeyeli şimdiye kadar gördüğüm en büyük ev kedisi kadar büyümüş. Göbek falan da gitmiş, eski fit haline geri dönmüş. 

Bu arada hasret gidermek derken, yarım metre öteden hasret gidermeye çalışıyorum zira annemin ısrarlı "öp diyince öpüyor" iddialarına rağmen beni hala yanına yaklaştırmıyor. Yaklaşırsam da alışık olduğum pati ve ısırık kombolarını tattırıyor ve eski günleri yadediyoruz böylece. 

Rufus'un da işi zor gerçi, günün büyük kısmını "oğluuuum gel" "hadi koş koş odana" tarzında dilek ve temennilerine maruz kalarak geçiriyor. Salonda iki dakika kafayı dinleyeyim dese rahat yok çocuğa. 

Sanırım bir de köpek edinmem gerekecek bizimkiler için. Annemin "gel oğlum", babamın "hadi yuvarlan" telkinlerini seve seve yerine getirir de hem bizimkiler rahatlar hem Rufus. Belki babamın terliklerini bile getirir.

Sorunu çözmek için ikinci bir yol da bizimkilere kedi ve köpek arasındaki davranışsal farklılıkları anlatmak; kedinin başına buyruk bir hayvan olduğunu, sevilmek/oyun oynamak için hazır kıta beklemediğini, hele kendisiyle gel, yat gibi emir kipinde konuşulmasından hiç hoşlanmadığını fark etmelerini sağlamak. Ki bu davranışlar normal bir kedi için geçerli ve bizim karşımızda utanmasa davranış biçimiyle literatüre girecek Rufus var. Gel gör ki bunları bizimkilere anlatmak için çok geç. Anlatmaya kalksam da "Rufuus gel. Hıh, sen ne anlatıyordun oğlum?" şeklinde devam eder çabam. 

Hadi hepsini geçtim, Freud falan gelse kurtaramayacak anneciğimi bir yerden sonra. 

Sanırım en iyisi bir golden falan. 

20110827

Kara

Bir adam vardı. 

Battıktan sonra gemisi, tam da okyanus ortasında filikada; bir başına kalmaya alışmışken bir rüzgar çıktı, sürükledi onu birden beliriveren karaya. Minik bir adaya. Önce bir çeşit serap sandı adam. Sonra gerçek olduğunu anladı. Öyle bir fırtına gibi değildi rüzgar da.  hafifçe, serin serin esip de sıcakta rahatlatan tatlı bir rüzgar. Bir meltem gibi. Arada mis kokular saçan. 

Fırtınaya kapılıp da karaya vurmadı.  Kayığıyla yanaşıp karaya çıktı adam, rüzgar onu sürüklemiş olsa da. Dönebilirdi denizine geri, dönmedi.  Çıkmasa karaya yine ölmeyecekti. Ama adam kalmayı tercih etti. 

Mavi güzeldi de kara rengarenkti. Yeşil vardı en çok, adamın en sevdiğinden. Papağanların kuyruğunda kırmızı vardı sonra; yaban lalelerinde sarı, eflatun, turuncu. Hele bir de gökkuşağı çıkardı ki yağmurdan sonra, her yanı rengarenk boyardı.

Sevdi karada yaşamayı. Alıştı. Kendine bir barınak yaptı, üşüdüğünde içine sığındı. 

O denizin ortasında yalnız, adaysa ıssızdı eskiden. O karaya çıktı, ada canlandı. 

Ara ara fırtınalar çıktı, depremler oldu. Bir seferinde barınağı yıkıldı fırtınadan, ama adam hemen ertesi gün tekrar yaptı. Gitmeyi düşünmedi karadan; depremler, fırtınalar her yerde olurdu. Hem sevmişti o karada yaşamayı. Öğrenmişti, yağmurlar bazen günler sürse de ıslanıp hasta olmamayı. 

Bir sabah bir gürültüyle uyandı. Önce yine deprem oluyor sandı. Daha önce de olmuştu. Çok uzun sürmezdi. Bekledi, geçer diye. Bekledi, bekledi.  Geçmedi. Deprem miydi, herneydiyse o, hiç dinmedi. 

Bir gümbürtü koptu ve kara suya batmaya, suyla bir olmaya başladı. Tamemen gömüldü sonra suya. Ada okyanusun dibine batarken adam artık hem karasız hem de kayıksız kaldı. "dalsam, çeksem yukarı" diye düşündü. Ama biliyordu, ne yapsa faydasızdı. O karadan gitmedi de daha zoru oldu, kara onu bıraktı.

Elinde adadan bir avuç toprak kaldı.

20110824

Nefes

Yangını söndürmek için alevin oksijenle temasını kesmelisin ya hani. 

Ciğerinin yanıyor olmasıysa derdin; tut nefesini, boğ kendini.

20110822

Gemi

Gemiler yakılmış, köprüler yıkılmış.
Geri dönebilmek için tek çare, uçmayı öğrenmek kalmış.

20110821

d=m/v

Enimiz boyumuz, yüksekliğimiz belli. Haliyle hacmimiz, bir araya gelince şu diyarda yaşayacaklarımıza kap etmek için limitimiz belli. 

Bizim elimizdeyse bir tek yaşayacaklarımızın yoğunluğunu ayarlama şansı var. Ne kadar yoğun; o kadar ağır, o kadar oturaklı kap.



Sahi, bir kilo pamuk mu daha ağırdır yoksa bir kilo demir mi?

Bıp

Sen küçücük şeylerle dertlenirken acı acı çalan sireni  duyup camdan aşağı bakarsın da trafiğin orta yerinde sıkışmış ambulansı görürsün. 

Sen küçücük şeylere dertlenirken dağ gibi adamın gözünün önünde eriyip gittiğini farketmezsin bile.  Farkedersin de gecikirsin; elinden bir şey gelmez, çaresizsin. 

Sonraları biri silkelenir de kendine gelirsin.

Çok sürmez ama, yine küçük şeylerle dertlenmenin peşine düşersin. 

Her seferinde kendine söz verir de tutmayı beceremezsin. 

20110820

NaZ

Ogün, demiştim. Çok huzurluydum.

Evet, farkındaydım, dedi o da. Öyle olmasa kimse "baksana bayrağa, ne güzel dalgalanıyor nazlı nazlı" demezdi. Buna dikkat etmezdi bile.

Fahrenheit -40

Termometrede fahrenheit ve celcius bile bir noktada aynı değeri gösterebiliyorsa, ki bu nokta -40 ve onu görebiliyorsan normal şartlarda donarak ölmek üzeresindir muhtemelen, birbirinden tamamen kopuk iki insanın da anlaşabileceği ortak bir nokta vardır.

O noktayı ölüm eşiğine gelmeden bulursun şanslıysan.

alış (vermeyiş)

"benim hiç alışkanlığım yok galiba" dedi, durumdan şikayet edercesine.

"Neden hayıflanıyorsun ki, bundan güzel çok az şey vardır" dedim şikayetçi olmasına şaşırarak.

Çünkü ben alıştığım şeylerin bokunu çıkaran bir insanım. Alışkanlığın iyi ya da kötü olması bokunu çıkarmamda etken bir parametre olmasa da, istatistik tutsam kötü -en azından yararsız- alışkanlıklarımın daha fazla suyunu (kelimeyi yumuşatayım da tekrarladıkça kanalizasyon çukuruna dönmesin post) çıkardığım ortaya çıkacaktır muhtemelen. Belki iyi alışkanlıklarımın az olmasından, belki iyi alışkanlıkların suyunu çıkarmanın kötü alışkanlıklara nazaran daha uğraştırıcı olmasından. Sebebini bilemiyorum. Bu açıdan bakarsak kötü alışkanlıklar karpuz gibiyken iyi alışkanlıklar en fazla elma gibi. (içerdikleri su miktarlarını kullanarak metafor yaptım farkettiysen)

Sigara içiyorum mesela ve ne yazık ki insan gibi içemiyorum. Abarta abarta içiyorum. Burada alışkanlığı bağımlılıktan ayıran şey, fiziksel ihtiyaç hissetmeden içiyor olmam. Arabaya bindiğimde bir sigara yakarım mesela, bunun gibi. Çoğu zaman nikotinel (var mı böyle bir terim?) değil olay. Her sigaranın da tadını çıkarıyorum. Öyle ki "Bir fahişe gibi sigara içiyorsun" denmişti bana bir kez.

Kahveye hala alışkınım da, suyunu çıkardığım zamanlar normal insanın yatmadan önce süt içtiği gibi ben yatakta kahve içer öyle uyurdum.

Cola da öyle mesela, eve geldiğimde beni "Sana çok kötü bir haberimiz var" diye karşılayan insanlara " Cola mı bitmiş!" tepkisi verdiğim vakidir.

Bazen bilgisayar oyunlarına çok alışırım ve insan gibi değil, tüm boş vaktimde oynarım. Günün 16 saatini DDO ile geçirdiğim olmuştur yıllar önce.

İşyerime de alışkınım.

Bazı eşyalarıma çok alışkınım, eskimiş olsalar bile kullanmaya devam etmek istiyorum.

Şok'a gitmeye, kasa görevlisine hal hatır sormaya alışkınım. Güzel di mi? Şok'a gitmeyi kestiğimden beri "Kasa görevlisine de ayıp ettik" diye düşünmesem daha iyi. Şok'un önünden başka market poşetleriyle geçsem mahalle bakkalı önünden süpermarket poşetiyle geçen mahallelinin psikolojisini yaşayacağım neredeyse. (Kahraman bakkal süpermarkete karşı, değil mi F.Ş?)

İnsanlara çok alışabiliyorum ve suyunu çıkarmsanın en riskli yönü belki de burada ortaya çıkıyor.

Alışkanlık bağımlılıktan daha tehlikeli bile olabilir. Bağımlılıkta bağımlısı olduğunu düşman olarak görüyorsun daha ziyade. Alışkanlıkta ise bir nevi yoldaş. Sonuçta iyi ya da kötü alışkanlık sahibi olmamak güzel.

Mesela ben karizmatiğim. Alışkanlıklarım sayesinde değil, suyunu çıkardığım alışkanlıklarıma rağmen.




20110813

Mola Süremiz

Yirmi dakika mola versek ayrılığa, aylar sonra?

Hani otobüsler bile bir kez duruyor ya, hepi topu altı saatlik yolda.

Haziran 2011

Neyi Neyi


- Neyin peşindesin?
- Evet, ama çalamıyorum.
- Neyi?
- Neyi işte.

20110812

Oh, Beni Bulmuşlar

Geçen yıl şurda bahsettiğim üzere sigara paketleri üzerinde yer alan caydırıcı fotoğraflardan birinde yatak döşek yatan elemanı kendime çok benzetiyordum. Çevremdekilere gösterdiğimde onlar da benzetiyor ve genelde kızıyorlardı, "Benzetme kendini öyle kötü şeylere!" diye.

Neyse, bugün Sinem bir link gönderdi, ki o da şu. Bana biraz üfürük de gelse, haberde de okuyabileceğiniz gibi söz konusu arkadaş mağduriyetlerden mağduriyet beğenmiş. Karısı terk etmiş, işten atılmış/iş bulamamış, mahalleli ona kötü gözle bakmış falan.

Ulan, dedim; ben kitabım çıkmışcasına, ya da bir celebrity'e daha benzediğimi keşfetmişcesine millete "Bak! Bak! Bana benziyo!" diye o paketi gösterirken adam paket yüzünden neler yaşamış. Neyse ki çevremdekiler iyi insanlarmış da, "Lan bu hakikaten o galiba" diyip hor görmediler beni. Sevgilim terk etmedi, patronum işten çıkarmadı. Belki Rufus'un o asabi tavırlarının sebebi bu benzerliktir bak, onu bilemem.

20110811

Kelam



Hemen her gün yolumun işten eve dönerken zorunlu bekleme yaptığım trafik ışıklarından birinde su, kalem falan satan 3-4 çocukla karşılaşıyorum. İçlerinden görece daha büyük, muhtemelen 12-13 yaşlarında olan küçük bir kızın devamlı müşterisi oldum. Beni görünce diğer çocuklar yanıma yanaşmıyor, onun müşterisi olduğumu bildikleri için. Ben de o an ne satıyorsa alıyorum bir tane. Olay müşteri olmayı da geçti zaten, kanka olma yolunda ilerliyoruz sanırım. En son geçenlerde "Abi, geçenlerde kız arkadaşın var mı diye sormuştum, hala aynı mı durumlar?" diye sordu. "O zaman ne cevap vermiştim ki sana, hatırlamıyorum" dedim. (Yazar burda aşk hayatının hızlı olduğunu ima etmiyor. Bir ara kafasının karışık olduğunu ima ediyordur en fazla). O kadar anlatmışım kıza, her biri en fazla 60 saniye süren kırmızı ışık muhabbetlerimizde.

Sırf para istiyor olsa muhabbet etmem muhtemelen de, en azından bir şeyler satmaya çalışıyor. Bir şekilde emek harcıyor. Bu aralar mevsimin de etkisiyle sürekli su satıyor mesela. O yüzden arabamda muhtemelen 15 şişe falan küçük su; ben fren yaptıkça ileri, gaza bastıkça geri olmak üzere cumbul cumbul hareket ederek benimle geliyor her gittiğim yere. Geçenlerde lafı açıldığında Nazlı ve Onur'a demiştim hatta, "artık söyleyeceğim, selpak satsın" diye.

Bir süredir ilk kez bugün karşılaştık kendisiyle tekrar. Ve karşılaşır karşılaşmaz elinde kalem olduğunu (su olmadığını) görüp sevindim. O beni görmedi önce, düt yapıp çağırdım ama kısıtlı zaman vardı yeşilin yanmasına. Hemen elindeki 3-4 bir tanesini tutuşturdu elime. Yeşil olunca hoşuma da gitti. Alış veriş süresince yeşil ışık da yanmış, önümdekiler bir miktar hareketlenmişti. Arkadan gelen bir kaç korna eşliğinde ben de hareketlendim.

Yolun kalan kısmında gözüm kaleme takıldı bi ara. Kafası yoktu! Kafası dediğim şu basıp çıtçıtlattığın yer. Hadi neyse dedim, o kısmı zaten ben kaybedecektim kalemi kullanmaya başlasam. Bir sonraki ışıkta elime alıp baktım, yakana falan takmana yardımcı olacak zımbırtı da kırık! Sonra farkettim ki çıtlatma mekanizması da bozuk. Kalemin ucunu dışarı çıkarıp yazma gibi bir şansın da yok yani.

Bildiğin bozuldum, en güvendiğim sokak satıcım, bir nevi sırdaşım bana kazık attı diye.

Sokak satıcım beni de sattı resmen.



Olric

- Küçük şeylerle mutlu olabilmelisin Olric.
- Oluyorum efendimiz. Star'da Küçük Sırlar başladığında ben hep mutlu oluyorum... Bir de küçük kadınlar.

Daktığs

"Show Tv'nin her biri ikişer saat olmak üzere günde üç posta Doktorlar dizisini yayınladığını; standart bir insanın günde sekiz saat uyuyup on saatini de iş ve iş yolunda harcadığını varsayarsak aynı insanın Show tv açtığında (yemek ve çiş için harcanan zaman göz ardı edilirse) Doktorlar dizisine rastlama olasılığı %100'dür" önermesi her ne kadar hepten yanlış olsa da benim hoşuma gitti.

20110810

Doğru (mu?)

Aşk, iki insanın hayatının bir noktasında diğerininkiyle kesişmesi.

İki doğrunun bir noktada kesişmesi gibi.

Ve iki doğrunun yalnızca bir noktada kesişebileceği gibi, aşkta da iki insan yalnızca bir noktada, bir kez kesişebiliyor.

Kesişim noktasından sonra doğruların yolları ayrılınca; sonrasında ne kadar istesen de, uğraşsan da o iki doğru bir daha kesişemiyor düzlem üzerinde.

Aslında ironik bir biçimde. Çünkü hem düzlem, hem de doğrular -kabul edildiği üzere- sonsuz ve o sonsuzlukta (sonsuzluk diyorum bak) birinin diğeriyle kesişebileceği tek bir nokta var sadece.

İlla ki tekrar kesişilecekse de doğrulardan en az birinin biraz eğilip bükülmesi gerekiyor. O zaman da eğilen taraf doğru olmaktan çıkıp eğri oluyor. İkisinin bir araya geldiği yeni kesişim de eskisi gibi olmuyor, eğreti duruyor.

Bi kez kesişince, o tek noktayı, artık nasıl olacaksa o, elden geldiğince büyük tutmaya çalışmak en iyisi sanki.

Belki de biz insanlar o yüzden doğru, en azından dosdoğru, değiliz. İyi mi bu yoksa kötü mü, bilemedim.

20110729

Arabanın Motoru


Bir şeyi çok düşününce ya olur olmaz karşına çıkıyor, ya da bilinçaltı mı artık her neyse seni farkında olmadan onunla ilişkilendirebileceğin yerlere sürüklüyor.

Yaklaşık iki aydır falan kedi diye inliyorum ya mesela. Her gün farklı bir kedi vakası yaşamaya başladım. Bu durum ikinci dediğime daha yakın sanırım, uzun süredir mıncıklayabileceğim bir kediyle muhatap olmadığımdan muhtelemen daha da açıldı algılarım çevremdeki kediyle ilintili her şeye karşı.

Bu hafta muhtelif forumlarda sürekli yaptığım sahip arayan kedi arayışlarım "çok tatlıymış" diyebildiğim yalnız iki kedinin ikisinin de Ankara'da ikamet ediyor oluşu sebebiyle şimdilik sonuçsuz kaldı. Evet itiraf edeyim, Rufus bence çok güzel bir kedi ve bir kedi daha sahipleneceksem onun kadar güzel olsun istiyorum, biraz önem veriyorum dış güzelliüe.Ama tabi Huyu benzemesin inşallah. Amin.

Bu arada bu internet trafiğim üzerine bizim it departmanından arayıp "abi, bir haftadır senin bilgisayarı 35-40 yaşlarında yalnız yaşayan bir kadın mı kullanıyor?" diye sorabilirler, hiç şaşırmam.

Neyse, Sabah arabama bindim, koltuğa oturunca ön cama, sileceğe iliştirilmiş bir not buldum. Önce birileri "Yanlış yere park etmişsiniz" falan diye not yazmış diye kızacak oldum. Sonra baktım, şşağıdaki not. İndim arabadan, kaputu açıp motoru inceledim bir süre. Görünürde her yer mekanik aksam doluydu, kedisel bir aksam yoktu ortalıkta. Bir taraftan da bir kedi miyavlaması geliyordu kulağıma. Sesi takip edip verandada taşıma çantasına ysrleştirilmiş bir yavrudan geldiğini gördüm. Tekrar arabaya döndüm ama içim rahat etmedi motorda bir kuytuya saklanmış olan bir kedi bulunma ihtimali yüzünden. Arabasız gittim işyerine. Bir taraftan da mutlu oldum komşular da zaten duyarlılar da, not yazma zahmetine girdiler diye.

İşyerinde de, hafta başından beri yerlerinde göremediğim anne ve yavrunun yuvalarının yanında sigara içerken 2 yeni minik daha gördüm. Önce farkına varamadım ama annelerini de görünce dank etti, miniklerin yaklaşık iki ay önce depoda doğan infantlar olduğu. "El öpmeye mi geldiniz?" dedim, korkup kaçtılar. Gerçi dört kardeşin ikisi gelmişti ama bu da yeter, çok bile kedi milleti için bu kadar vefa duygusu.

Yukarıdakileri sabah yazıp telefona kaydetmiştim. Öğleden sonra da hafta başından beri görünmeyen anne ve yavru da çıktı piyasaya. onlarla da selamlaştık.

Sonuç olarak, bir kedi edinip rahata ermek istiyorum. Hakikaten ben de sıkıldım kedilerin her hareketinin beni bu kadar düşündürmesinden ve haliyle yazmaya/fotoğraflamaya sevk etmesinden.


Yakında kedi adam olacağım, o olacak. Kostümüm de hazır sayılır hatta. Rufus'un geçen yıl kemirdiği pikeyi annem kıyamayıp atmamıştır kesin, "Rufus'un kemirdiği ilk pike bu" diye. Hem renk de uygun. En sevdiğim. Onu bulup üzerinde bir iki modifikasyon yaptık mı tamamdır bu iş.


Not

Infants


Adını Sen Koy



Kostüm


00:01 -

Gece yarısından sonra ayakta olmak iyi, her anın sana ait olduğunu hissederek yaşıyorsun falan da.

Kötü, aklındakileri dökecek birini istersen ulaşman zor oluyor o saatlerde.

Hatta bundan sonra günün şarkısı falan mı yapsam? Yaparsam da şununla başlasam.

Bir insanın beni ne kadar tanıdığını ölçmek (genelde pek ölçmem gerçi de) için kullandığım kriterlerden biridir o insanın bu şarkıya -artık biraz zor olsa da- denk geldiğimde şarkıyı hiç çekinmeden söyleyebilecek olduğumu biliyor/bilmiyor oluşu.

Hah, şarkıyı unutmayalım. Akustiği falan daha güzel gerçi de. ("I do love one-hit stars" demiştim galiba)

20110728

Tarif

- Tarifini verir misin bana?
- Mutluluğun mu? : )
- Hayır, şaşkın romantik. Yaptığın menemenin.
- : (

Operasyon: Gece Yarısı

Ben cam şişeleleri biriktirip öyle atıyorum. Doğruyu söylemek gerekirse yaptığım bu uygulamayı geri dönüşüm işçilerine yaptığım ufak bir yardım olarak düşünüyorum, ancak üşengeçlik de uygulamanın temel sebepleri arasında. 

Bu kez 2 büyük poşeti dolduracak kadar şişe birikmiş evde. Biriktirdiğim şişeleri de dönüşüm işçilerinin daha yoğun çalıştıkları zamanlarda, gece yarısı gibi inip otopark girişinin hemen önündeki konteynıra bırakıyorum. Tamam, poşetleri bizzat bırakmamda onları şangırdata şangırdata apartman görevlisine vermeye utanıyor olmam, bırakma zamanı olarak gece yarısını seçmemde de elimde o poşetlerle kimseye görünmek istemiyor olmamın da etkisi var. O yüzden bu uygulamaya Operasyon: Gece Yarısı diyorum ben. Havalı oluyor. 

Bu gece de uygun zamanı kollayıp 2 poşeti zorlukla yüklenip, ki o kadar doldurursanız sahiden ağır oluyorlar, o saatte çıt çıkmayan apartmanda çalar saat misali yankılanmasınlar diye şıngırtı seslerini (cam şişe sağlıklı falan da, çok şıngırdıyir be canısı) minimize etmek için tüm mühendislik donanımımı kullanarak asansöre bindim. Asansörde poşetleri yere bıraksan dert, aynada kendimi izlerken devrilme ihtimalleri yüksek. Bırakmasan ayrı dert, 13 kat inene kadar kolun kopar. Ben de birini bırakıp birini elimde tuttum, nasıl ama? Ben söyleyeyim, hiç de iyi değil. Hem bir kolum koptu hem de kendimi aynada izleyemedim. 

Neyse ki bitti yolculuk. Yine sessiz olmaya dikkat ederek apartman kapısına yöneldim. Apartman kapısına vardığımda Konteyner görüş alanıma girmişti bile, operasyonun başarıyla sonuçlanmasına konteynerla aramdaki yaklaşık 20 metrelik yol dışında bir engel kalmamıştı. 

Ben öyle sanıyordum, çünkü bu düşüncem aklımdan geçer geçmez köpeğiyle uğraşan, sarışın bir kadın gördüm. Onun bizim Soner'in şurda bahsettiği kadın olduğunu düşünüp Ayşen Guruda olmadığından emin olduktan sonra   kadının gitmesi için bir kaç dakika beklemeye karar verdim. Evden çıkarken sırf örtünme amacıyla üzerime geçirdiğim şortum ve yakası esnemiş tişörtümle değil güzel -olduğunu varsaydığım, tamam lan güzel olmasını dilediğim- bir kadınla, apartman kedileriyle bile karşılaşmayı göze alamazdım haklı olarak. Ancak normalde pıt diye sönen ve bir söndü mü tekrar yansın diye önünde sırıkla atlamanı gerektiren fotoselli apartman lambası bu kez bir türlü sönmediğinden gecenin karanlığında apartman girişi bir sahne, ben de bir rockstar gibi görünüyordum. Elinde iki poşet taşıyan bi rockstar. Bendeki ışığı farketmesi an meselesiydi. 

Senaryonun daha kötü kısmı da ben o ışıkla aydınlanınca geldi aklıma. Kadın ve köpeği işlerini bitirdikten sonra İnegöl'e köfte yemeye gitmeyeceklerdi, uyumak üzere evlerinin yolunu tutacak ve dolayısıyla (hala Soner'in bahsettiği kadın olduğunu varsayıyoruz) apartman girişinde benimle burun buruna geleceklerdi.  

Gece 12:30, apartman girişinde güzek bir kadın, cinsini seçemediğim siyah köpeği ve elinde iki koca poşetle, onları taşıyıp üstüne bir de dakikalarca ayakta dikilmiş yakışıklı bir adam (bu benim). Oh la la. Alman eğitici filmleri için bile saçma bir sahne.  Üstelik aynaya bile bakamamışım asansör seyahati boyunca, o an cazibemin hangi evresinde olduğum konusunda hiç fikrim yok o yüzden. 

Tüm bu şartları kısa bir süre boyunca gözden geçirip  Operasyon: Gece Yarısının, ve aslında ilerde gerçekleştirebileceğim Operasyon: xxx'lerin, bir faciayla sonuçlanmaması için insiyatif kullanıp tüm sorumluluğu üzerime alarak operasyonu iptal etme kararı aldım. 

Noldu, emek emek indirdiğim iki poşeti emek emek yukarı taşıdım. 

Not: Aferin lan Soner, takdir ettim bu kez.

20110727

Şeftali indirimde

Dün marketteki kasiyerle şöyle bir diyalog yaşadık, ben her zamanki gibi sigara ve muhtelif içeceklerimi alıp kasaya ulaştığımda:

- Şeftali de indirimde, arzu ederseniz.
- Meyve olan şeftaliden bahsediyoruz değil mi?
- Evet
- Teşekkürler, almayayım o zaman.

Son cümlemi istemsizce biraz garip kurduğumu farkettikten sonra kendi kendime bi utandım ama napayım arkadaşım kasa görevlilerine de olur olmaz herşeyin promosyonunu yaptırmasınlar

12 pt

- Did you get the point yet?
- No
- It is pointless, then.

20110724

Ne Olabilir

Öyle yaşıyoruz ki, herkesin derdi kendisine dünyanın en büyük derdi. Kimi iflas ediyor, kimi beklediği zammı alamıyor, kimi istediği tatile çıkamıyor. Dertlenip duruyoruz.

Demiştim galiba, babamın bir lafı vardır, "İçin sıkıldığında, kendini çaresiz hissettiğinde ya hapishaneye, ya hastaneye, ya da bir kabristana ziyarete git, insanlar ne halde bir gör." der. Ben de mesela, sözlükte hayata dair iç burkan detaylar başlığını okurum böyle durumlarda, ara ara.

Aslına bakarsan, kafamda iki ayrı değerlendirmesi var yukarıdakilerin.

İlki, kusura bakma baba ama, bana biraz adice bir yaklaşım gibi geliyor bu. Ne bileyim, senden daha kötü, daha çaresiz insanlar olduğunu görüp kendi durumunun biraz daha makul olduğuna inanmak.

Tamam, benim durumum da o görüp okuduklarım gibi, belki çok daha kötüsü olabilir. Ama dediğim gibi, çaresizsem görece daha çaresiz insanları görüyor olmam benim içimi rahatlatmamalı.

İkincisi de, dertler liginde küme düşmek üzere olan dertlere takılıp kaldığını farketmeni sağlıyorsa başka insanların ne dertler yaşadığını görmek, o zaman bir faydası var.

İşinden çok memnun olmaman, sevdiğin insanın seni sevmiyor olması, bugün 4-5 yıl önce bugün için kurduğun hayalleri hala gerçekleştirememiş olman falansa en büyük derdin, aslında pek dertli değilsin demektir.

O dertlerini, küçük de olsalar, ortadan kaldırmak için çabalamalısın tabi yine. Ama çok daha büyük dertler yaşayabileceğinin farkında olmalı (bizim yaklaşım burda devreye girer), dertlerini ortadan kaldırmayı başaramazsan da yıkılmamalısın. Dünyanın en dertli insanı olduğunu düşünüp şikayet etmek yerine kendini o dertleri yok etmeye konsantre etmeli, beceremezsen de "sağlık olsun" demeyi bilmelisin bir nevi.

Dertlerin en büyüğü, muhtemelen, ölüm. Aslında ölenden çok, ardında bıraktığı sevenler için dertlerin en büyüğü bu. Ölüm ölen insan için bazen kurtuluş bile olabiliyor çünkü bir yerde. Tedavisi olmayan bir hastalık sebebiyle uzun süre acı çektiyse mesela, acıları diniyor aslında. Öyle ya da böyle, ölüm, son oluyor insan için. Her şey bitiyor. (Öldükten sonra başımıza neler geleceği konusunda çeşitli inanışlar olduğundan sadece dünya yaşamını ele alıyoruz tabi burda)

Ben ölüme çok ciddi bakmazdım eskiden. Babamı ağlarken tek gördüğüm an ismimi borçlu olduğum dedemin öldüğü gündü. Çok üzülmüştüm de, o zaman ben ağlamamıştım. Seviyordum da dedemi. Çocuktum belki, aklım ermiyordu. Ama benden bir yaş küçük olan kuzenim hüngür hüngür ağlamıştı. Belki de çocuk olmakla çok ilgisi yok. Kaybettiğim ilk yakınım dedemdi. Sonra kaybettiğim yakınlarım için de ağlamadım. Marifet diye yazmıyorum tabi bunu.

Ölmek de çok korkutmuyordu beni. Geceyarısı karanlık/ıssız bir sokaktan geçmeye tereddüt ettiğimde "en fazla ölürüm" diye düşünüp dalabiliyordum o sokağa. Ya da sabahın dördünde, boş yolda kıytırık arabamla 170 kilometre hızla giderken karşıma atlayıp öylece kitlenen hayvanla, ve dolaylı olarak ölümle burun buruna geldiğimde aklımdan geçen "naparsam yaşarım" değil, "naparsam acı çekmeden ölürüm" sorusu olmuştu.

Bir ara, gerçi hala ara ara, geceleri sebepsiz yere düşüp bayılma olayım için tomogrofiler, mr'lar çekilirken de ben, kendimi hep en kötüsüne hazırlamıştım.

Bilmiyorum artık, anlamsız bir cesaret midir bu, yoksa kabulleniş mi.

Yaşım ilerledikçe daha ciddi gelmeye başladı bu kavram bana. Sevdiklerimi kaybetme düşüncesi beni korkutmaya başladı. Kendi ölümüm beni korkutmaya başladı. Rufus geçenlerde gün boyu kaybolduğunda, korkuttu beni. Bir de sanırım, bunun genç yaşta gerçekleşme olasılığı beni en çok korkutan.

O yüzdendir, kaynağı kaybedenler kulubü mü, mehmet şenol şişli mi emin değilim, "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir" cümlesi bir süredir yazılıdır hep görebileceğim bir yerlerde.

Ölüm, insanın geride bıraktıkları için en büyük çaresizlik. O yüzden birini kaybeden bir tanıdığımı, çok çok yakınım değilse, arayamam ben hemen, biraz zaman geçsin diye beklerim. Başsağlığı dileyemem hemen. Onun o çaresizliğine benim ne faydam olabilir ki o an?

Ama bir taraftan da bir sevdiğini kaybeden insanın en çok ihtiyaç duyduğu yine diğer sevdikleridir galiba. Hatta o büyük çaresizlikte halini tahmin edip sana el uzatan en büyük düşmanınsa bile, tutunacak bir daldır o senin için.

Neyse, sanırım Amy Winehouse kafamı karıştırdı. Konusu falan kalmamış postun.

Çok şükür yaşıyoruz.

20110723

Buro-101

- Bana bir şey anlatırken üç/dört saniyeden fazla es verirsen ve bu esler iki cümlede bir tezahür ederse hem sinirleniyorum, hem anlatığın şeye olan ilgim kayboluyor. Anlatacaksan düzgünce anlat, telefonunu kurcalayarak ya da yan masadaki kadın ne giymiş diye onu süzerek değil. Kahveni de yudumlama demiyorum tabi.

- "Bilmem kimin bi karikatürü vardı" diye bir cümleye girme. Girersen de devam ettirme. Bazı durumlarda nezaketen -ya da susturmaya üşendiğimden- dinliyor gibi görünebilir, anlattığın bittikten sonra karikatür için yapmacık bir gülümseme gönderebilirim ama adı üzerinde karikatür o, adamlar boşuna çizmiyor onları. Sözle anlatılacak bir şey olsa fıkra olurdu. O karikatürü bilmiyorsam geçerli tabi bu. Biliyorsam beraber hatırlayıp gülümseyebiliriz, onda sakınca yok.

- Bilmediğim bir kavramı anlatıyorsan bana, bir kez örnek ver. Hadi ikinciyi de ver. Aslına bakarsan örneğe hiç gerek kalmaz muhtemelen, örneği "şunun gibi mi" diye kendim veririm. Benden talep gelmedikçe üçüncü örneği verme, sinirlenirim. Anlatılanı örneğe gerek kalmadan anlarım genelde.Yeni bir fizik teoremin falan varsa başka tabi, o zaman örnekleri biraz çoğaltmanda sakınca yok.

- Yine bir şey anlatıyorsan, ben "Anladım" dedikten sonra anlatmaya devam etme. Anladım diyorsam sahiden anlamışımdır. Bazen sana göre daha yarısına gelmeden anlamışımdır, olabilir. Anlatmaya devam etme. 3. "Anladım" da sinirlenirim.

- Uzun vadeli (uzun vade, benim için bir ay ve ötesi demek) (bu arada mor vade de, benim için mor ve ötesi demek, ahah)plan yapmayı pek sevmem. "93 gün sonra şuraya gidelim mi?" diye bir teklifle gelirsen vereceğim cevap 93 gün sonra beni bağlayıcı nitelikte olmayacaktır muhtemelen. Sevgilimsen "Gideriz" diye cevap veririm, arkadaşımsan "Bakarız" ya da "He tamam" derim. Söz konusu bir değer verdiğim bir insanın düğünü/nişanı/özel günü falansa başka tabi. O zaman duyduğum an o günü o olaya rezerve ederim.

- Seninle bir plan yaptık diyelim, ay sonu bir yerlere gideceğiz. Ay sonuna bir hafta kala sende o konuda pek hareket yoksa bende de hareket olmaz, plan hafiften suya düşmeye başlar bazı zamanlar. Bu tip konularda biraz iteklenmem gerekir kimi zaman. Üşengecim.

Şimdilik bu kadar müfredat.

Sürpriz

Bunu sözlükte yazmıştım galiba zamanında, kısaca.

En klişe durumlardan biridir ya, sürpriz doğum günü kutlaması.

Bence sürpriz doğum günü diye bir şey yoktur. Yani doğum günü sahibine pek bir sürprizi yoktur bu kutlamanın, yoksa mekanda çalışan garson için sürpriz olabilir, tabi, "Aaa, bu adamın doğum günü bugünmüş" diye şaşırabilir garson.

Çünkü iyi/kötü, küçük/büyük, arkadaş/aile çevresi olan neredeyse her insan doğum gününde çevresinden gelebilecek bir sürpriz kutlamaya hazırlıklıdır. O sürpriz kutlama gerçekleşir ya da gerçekleşmez, o ayrı konu. Sonuçta illa ki bir beklenti vardır doğum günü insanında. Ha, geçen yıl doğum günümü yurt dışında geçirirken otel odamın kapısı çalınsa, karşımda Türkiye'den sevdiğim bir insanı görsem o sahiden sürpriz olabilirdi mesela, ama bu tarz ekstrem durumları örnek uzayımızın dışında tutuyoruz.

Sürpriz doğum günü, annem/babam Gelecek yıl 1 Nisan'da karşıma dikilip "oğlum, senin doğum günün aslında 1 Haziran değil, 1 Nisan'da doğdun da baban nüfusa gitmeye üşendiği için 1 Haziran yazdırdık, sana da öyle dedik" derlerse falan hakkıyla yaşanabilir ancak. Gerçi o zaman da inanmam muhtemelen, "Böyle 1 Nisan şakası mı olur" diyerek.

Hırs

Hep derim ya, fazlaca sakinimdir, beni sinirlendirmek için özel çaba gerekir diye.

Şu sıralar bazen sinirleniyorum. Yolda, sosyal platformlarda, televizyonda, benim ağzımdan/kalemimden çıktığında insanlara hiç anlam ifade etmeyecek cümlelerin, isim yapan insanlar tarafından dillendirildikleri için dilden dile yayılmasına sinirleniyorum, içten içe.

Tabi bunun sebebi, benim bazen kendi cümlelerimi gözümde çok büyütüyor, haddimi aşıp onları o dilden dile gezenlerle aynı kefeye koyuyor oluşumdur yüksek ihtimalle. (O kadar da şuursuz değilim mesajı vermeye çalıştım burda)


Ya da bilmiyorum, belki de yazmak konusunda çok hırs yaptım bu aralar. Hoş, buna emin olursam hayatta ilk kez bir şey için hırs yaptığımı düşünüp kendime şaşacağım. Biraz da sevineceğim belki.

Virgül kullanmayı da arttırdım yine. Yazarken kullandığım virgül sayısı içtiğim sigara sayısıyla doğru orantılı artıyor sanırım.

20110722

Mutluluğa Kement Atalım

Aşağıdakini ciddiye almayacağınızı umuyorum. Hastayım, ona verin.

Ha, ismayl yeke olur, domuş olur, çeşitli şarkıcılar olursa okuyan, onlar ciddiye alabilir. Verebilirim sözleri.


el mutluluğa kement atalım.
Aşk azgın bir boğaysa
Biz de iki kovboy olalım.
Atla da atımın terkisine
aşk peşinde dört nala koşalım
Yetişemedik mi hala aşka?
Atın böğrüne mahmuz vuralım.

Aman ha, ıskalamayasın kementi
Geçenlerde biri ıskaladı da
Kaba etine boynuzu yedi.
Ben yapamam dersen
Sıkı sarıl belime, izle bi beni.

Once iki sallamalı kementi havada
Sonra hızlıca fırlatmalı boğanın boynuna
Geçincence boyundan düğümlü sicim
Sıkmalı kementi yavasca

Ama dikkat, acıtmayalım boğanın canını
Sıkboğaz edip de soğutmayalım aşkla arayı.

Gel aşka kement atalım,
Aşk bir boğaysa eğer
Onu hoyratça yaşayalım.

Rumuz: Romantik Serseri.

Lisa

Lisa, ne tatlısın.


Beren düşünce bile.




Elbisen de öyle.

20110721

Eşik

Aşman gereken eşikler vardır hayatın her yerinde. 

Eşikler kötüdür üstelik. Mesela basamaklar vardır, eşiklere benzeyen  ama aslında öyle olmayan. Onlara çıktığında kendini biraz yükseltmiş olursun çünkü.

Eşiklerse öyle değildir. Yükseltmezler seni, onlar yalnızca birer engeldir önünde. Eşiği aştığında aynı seviyede devam edersin yoluna, yüksekliğin değişmeden.

Ama,

Aşman gereken eşikler vardır hayatın her yerinde. 
 
Kimyasal bir tepkimede bile. Reaksiyonu başlatabilmek için gerekli bir enerji vardır, eşik enerjisi dedikleri. Aşamazsan başlatamazsın. Aşamazsan başaramazsın. Katalizör kullanılır bazen o yüzden, eşiği düşürüp aşmana yardımcı olan, sonra da tepkimeye girdiği gibi, değişmeden tepkimeden çıkan. 

Öğrenme kuramında da vardır mesela, öğrenmenin başlaması için aşılması gereken bir reaksiyon eşiği, biz bunun hiç farkında olmasak da. 

Kimi küçük kimi büyük olur eşiklerin. Görece. Kime göre olduğu kadar ne zaman, hangi durumda karşılaştığına göre de değişir eşiğin ne kadar büyük göründüğü. 

Benim şirkete girerken hiç farketmeden aşıp geçtiğim kapı eşiğine, onu ölmek üzereyken bulduğumda kedim, tek patisiyle bile yetişemiyordu. Şimdi getirsen iki saniyede önce eşiğe, ordan burnuma atlar. 

Sevme eşiği de vardır. 

Aklına düşen insanla zaman geçirirken bir eşiği geçtiğinde onu sevmeye başlarsın. Bazen bir öpücükle olur bu, bazen onun söylediği bir cümleyle. Sevmeni katalizörü de bunlardır bir bakıma. 

Birden sevmezsin tabi. Sevme sürecinin eşiğidir o. 

Unutma eşiği vardır bir de, birini, bir şeyi.

O eşikten sonra daha az aklına gelmeye başlar. Kahve içmeyi bırakırsan bir süre sonra unutursun tadının nasıl bir şey olduğunu. Uzun süre görmezsen bir insanı, bir yerden sonra daha az merak etmeye başlarsın neler yapıp ettiğini. 

Birden unutmazsın tabi. Unutma sürecinin eşiğidir o.

Ne kadar uzun , ne kadar yoğun yaşamış olduğun gibi parametrelere de bağlıdır unutma eşiğinin yüksekliği. On yıldır günde iki paket sigara içen bir insan; yeni başlamış, daha paket bile taşımayan insana göre daha zor aşar sigarayı unutma/bırakma  eşiğini. 

İrade de işin içindedir tabi. 

Kötü olansa, katalizörler pek etkili değildir unutma eşiğinin aşılmasında. Aksine, tepkimeyi daha da yavaşlatan, eşik enerjisini yükselten etkenler olur genelde ortamda. 

Kahve içerken mesela, aklına sigara düşüverir. 

Belki birini unutmak için başka birini alırsın hayatına katalizör niyetine, eşiği geçmene yardımcı olsun diye. 

Belki yardımcı olur da unutmana, ses çıkarmaz kendisine de ona baktığın gibi bakıyor olmana. 

Ama sen bir aştın mı o eşiği, artık katalizöre ihtiyacın kalmaz. Ayırırsın yollarınızı. 

 İşin kötüsü, katalizör bu tepkimeden girdiği gibi çıkamaz. Dağılır, eksilir, rengi bozulur.

Tozpembeyken önce, tepkimeden sonra katran karası olur.




Bunu bağlayabileceğim bir yer yok ama yazmak istedim. Bazen bir eşek  de bir eşiktir, aşman gereken. 

20110720

Amaçsızdır bu, çok da gereksizdir. Sahiden de.

Doğduğun gün, salı günüydü. Ben salı günlerini hiç sevmem, ama o güne bir istisna yapardım belki.

Belki de bayramlarını kutlamak için sokağa dökülen işçilerin bir kısmı yedikleri dayaktan sonra daha yeni yeni sarıyordu yaralarını, sen hayata gözlerini açtığında.

Doğduğun gün, tam da bir bahar günüydü.

Ankara'da 20 dereceydi mesela hava, az bulutlu. Tıpkı senin gibi, hep neşeli, ama her zaman da biraz bulutlu. Hiç kestirilemez bulutlarının ne zaman çoğalacağı, neşeli bahar yüzünün ne zaman düşüvereceği. Aniden daha bir bulutlanır gökyüzü, bırakır yağmuru bulutlardan toprağa, sen yaz günü doğmamış olsan da, bir yaz yağmuru misali. Ne zamanı geçtim, yüzünün neden düştüğü de kestirilemez zaten. Kestiren olur gerçi de, sana söyleyemez.

Doğduğun gün, Bakanlar Kurulu 185 öğretmeni 6-12 aylık stajlar için yurtdışına gönderme kararı almış bir de. İngiltere'ye, Fransa'ya, Almanya'ya, Amerika'ya. Belki de o yüzden gözün hep dışarı kaçmaktaydı senin. Belki de o yüzden öğretmen oldun, çok istemesen de. Neyse ki çoban olmamışsın. Çünkü aynı gün, Bigalı hayvan sahipleri çoban bulmakta zorlandıkları için el ilanları bastırıp çoban aramaya başlamışlar Çanakkale'de.

Dolar 806.72 Lira'ydı o gün. O zamanlar altı sıfırı da vardı Lira'nın, ortalarda pek görünmese de.

Bir kadın denizde boğulmuş olarak bulunmuştu, ailen senin doğumuna çok seviniyorken başka bir aile de kızlarının ölümüne üzülüyordu.

Aynı gün bir kedi öldu, Beyrut'ta, Fransa Büyükelçiliği'nin etrafına koruma amaçlı döşenen mayınların birinin üzerinden geçerek. Belki de o yüzden seviyorsun sen kedileri bu kadar. Belki de o ölen kedinin ruhu işledi senin içinde bir yerlere.

Sen doğduğunda bir ramazan günüydü. Ben o günleri az /çok hatırlarım, çünkü çocuk aklımla, ramazan bayramının başlangıcı demek, benim için dondurma yeme mevsiminin açılması demekti. Bilmezdim çocuk aklımla, hicri takvimin miladi takvime göre her yıl 11 gün sektiğini. Zaten hicri takvim nedir, onu da bilmezdim ki.


Yılın senin doğumuna denk gelen zamanları, benim için hep mutluluk demekti. Belki de sen doğdun diye, içten içe, hiç bilmesem de.

Sen doğduktan 23 yıl sonra, ben kimliğimi değiştirdim, doğduğum gün verilen kimliği saymazsak ikinci defa.

Sen "Oof, ne bahar, ne yaz, ne kış. Umrumda değil." diye doğdun eminim.

Ben o zamanlar çocuktum.

Sen o zamanlar bebek.

Ben şimdi bir adamım.

Sen hala bir bebek.


Doğduğun gün, salı günüydü.
Gittiğin gün, salı günüydü.


Ben salı günlerini hiç sevmem.



Şimdi başlığı okuyalım, bir kez daha. Çünkü sahiden de öyle.

20110719

Ankara'yı Severim Ben

Ankara'yı çocukluğumdan beri hep çok sevdim. Belki annem-babam da üniversiteyi Ankara'da okuduğundan.

Belki de "baban geceleri az sabahlamadı kapımda" diye anlatırken annem; babam anneme iletilmek üzere başkalarının eline tutuşturduğu mektupların itirafını yaparken, onların o zamanlar yaşadığı gençlik heyecanını sadece Ankara'da yaşayabileceğimi sanıyordum çocuk aklımla, içten içe.

O yüzden içimde bir heyecan oluşur hala, Bahçeli 1. caddede annemin öğrenciyken oturduğu evin önünden geçerken, babamın yıllar önce o caddede nasıl sabahladığını düşündükçe.