20101222

Düğün Dernek

O zamanlar okuyor olduğuma, ve SSK Gölge'nin hala çalışıyor olduğuna göre yıl 2002 falandı.

Okuldaki en yakın arkadaşlarımdan biri Levent, Leventin çok yakın arkadaşı olması sebebiyle tanıyıp çok sevdiğim Murat, ve yine Levent sayesinde tanıyıp Levent'te oranla biraz daha sık görüştüğüm Feyza ile beraber gitmiştik Gölge'ye o akşam. Üçü de gerçekten çok önemli insanlardı benim için, ki hala öyleler. Ancak Feyza ile Murat ilk kez ogün tanışıyorlardı.

Ben hep severdim Gölge'yi, o yüzden bence güzeldi hem müzik, hem muhabbet. Ama bir ara sıkıldı bizimkiler o gece. "Bize gitsek, orda muhabbet etsek?" dedi Murat. Biliyordum ki Feyza başka birinin evinde kalmayı sevmez. Hele yeni tanıştığı bir insanın evinde hiç kalmaz.

"Hiç rahatsız olmazsın, ben kefilim Murat'a" dedim ben de Feyza'ya, sırf güzel giden muhabbetimizin içinde o da kalsın diye. Beni bilen Feyza da o lafım üzerine hiç tereddüt etmemişti.

"Kefil olmak" benim hayatımda bir kaç kez kullandığım bir laftır. En basit durum için bile çok fazla sorumluluk yükler hep benim üzerime. Hayatımda annemi babamı saymazsam kefil olabileceğim insan sayısı da bir -hadi bilemedin iki- elin parmaklarını geçmez muhtemelen. Ama Murat için bu lafı ederken hiç de tereddüt etmemiştim.

Sonra noldu? Gittik Muratlara. İki tane dik kafa, Feyza ve Murat gecenin beşinde çok basit bir mevzu için kavga ettiler. Feyza evi terk etmek istedi, Murat da hiç itiraz etmedi. Kibarca kovdu diyelim biz ona. Feyza yurda da gidemezdi o saatten sonra. Bu boku da ben yemiştim. Beraber ayrıldık evden, gittik, şans eseri Güven'de kaldık o gece (o sabah). Hala unutmam Murat'ın biz taksiye binerkenki o bakışlarını.

Ondan yıllar sonra, 2.5 yıl önce falan, birbirinden resmen nefret eden bu iki insan tekrar konuşmaya başladılar. Konuştukça birbirlerini daha iyi anladılar. Anladıkça sevdiler. Sevdikçe daha çok sevdiler.

Murat'la en son iki ay kadar önce konuştuğumuzda "Abi düğün Aralık'ta, hazırlıklara başladık" demişti bana. Tabi ki inanmamıştım. Geçen hafta düğün davetiyesi elime ulaşana kadar da devam etmiştim inanmamaya.

Geçtiğimiz pazar gittik düğünlerine, Levent'le beraber. Daha önce de arkadaşlarımın düğünlerinde bulundum ama bu bulunmaktan en çok keyif aldığım düğünlerden biriydi sanırım. Hem kız hem de erkek tarafı olmamın yanı sıra düğünde ne oyun havası, ne de horon olması da bir kat arttırdı sanırım mutluluğumu, ne yalan söyleyeyim. Hem ikisinin de her zaman gülen gözleri daha bir güzel gülüyordu bu kez.

Murat'ın abisi her göz göze gelişimizde "Tüm bunların sorumlularından biri sensin, di mi?" diye sordu, ben de "evet" diye cevap verdim büyük keyifle.

Çok sevdiğin insanların mutlu olduğunu görmek, üstüne bir de bu mutlulukta ucundan kıyısından senin de payın olduğunu bilmek güzel cidden.

Bir de ne yalan söyleyeyim, gözüm kapalı kefil olabileceğim insanları seçebildiğim için kendi adıma mutlu oldum.

Olympia

Bugün bir yerlerde "Bilmemne Olimpik Hamamı" tabelası gördüm. Hayatımda hamam yüzü görmüş olmayan biri olarak, vaktim olsa gerçekten durup girecektim içeri olimpik hamamın nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek adına.

Kurnası mı 50 metre uzunluğunda?
Tellaklarını uluslar arası olimpiyat komitesi mi seçiyor?
Olimpik kese diye bir dalı olimpiyatların bir halkası olarak eklediler de benim mi haberim yok?
"Eski Yundan'dan önce biz kese atıyorduk" gibi bir mesaj mı vermek istemiş hamam sahipleri?

Hiç bilemedim.

20101212

Ankara Demagojisi

Siz hiç ankara’ya uzaktan baktınız mı?

Ben baktım.

Askerdeydim o zamanlar. Ankara’da, Ankara’yı “dağın başı” denilebilecek kadar yüksekten gören bir yerde, Etimesgut’ta yapıyordum askerliğimi.

Önce çok şanslı hissetmiştim kendimi askerliğim Ankara’ya çıktığı için. Öyle ya, en çok istediğim şehirdi askerlik yapmak için. Beş yıldır içinde yaşadığım şehirdi. Ötesi, öncesinde de yıllarca içinde bulunmak istediğim şehirdi. Askerliğimin Ankara’ya çıktığını öğrenen –ailemi hariç tutarsam- bir kişi hariç herkes nasıl bir torpil yaptırdığımı sordu bana. Torpil falan değildi ki. Çok istemiştim sadece.

Uzatmayayım. Ankara’ya uzaktan bakmak dedim ya. Ben Ankara’ya bol bol uzaktan baktım. Acemiliğimi geçirdiğim bir ayı saymazsak, 4.5 ay boyunca her gece baktım ben Ankara’ya uzaktan. Koğuşumuzun önü biraz tepeden görürdü Ankara’yı, şehrimi.
Sabah çok belli olmazdı da, geceleri çok rahat anlaşılırdı o ışıkların Ankara’ya ait olduğu. Ve ben her gece, yatmadan önce, elimden geldiğince yanıma kimseyi almadan, yalnız kalarak inerdim bizim koğuşun önüne. Asker pijamalarım, sigara paketim ve çakmağımla. Otururdum o ışıkları en güzel gören banklara. Sigaradan ilk nefesi hep gözlerim kapalıyken çekerdim. Düşündüğüm şehri biraz daha iyi hissedeyim diye.
Sonra, dalardım Ankara Işıklarına. Sigaradan aldığım her nefeste, Ankara’yı çekerdim içime ben aslında.

Bilir misin, nasıldır en sevdiğin şehre uzaktan bakmak? Daha kötüsü, o şehrin senin olduğunu bildiğin halde ona uzaktan bakmak. Bakmak. Sadece bakmak. Çok yakında olduğun halde aradaki o tel örgüler yüzünden ona ulaşamayacağını bilmek.
Senden uzaklaşan sevgilinin fotoğrafına bakmak gibidir aynen. Sen onunsundur. O senindir, bilirsin. Ama yaklaşamazsın. Ama kucaklayamazsın onu. Çünkü arada dikenli teller vardır. Kollarını açıp kucaklamak için koşturduğunda onlar karşılar seni sevgili yerine. Batarlar kalbinin en derinine.

Yapabildiğin tek şey, gördüğün ışıkları hayal etmektir o an.
“Şuralar Tunalı’dır” dersin kendine, kim bilir orda şimdi kimler yürüyordur diye düşünürsün.

“Kızılay şuralar olmalı” dersin, “Çukurambar’sa onun biraz daha sol tarafı”.
Sadece kafanda kurabilirsin, geçmişte yaşadıklarını hesaba katarak. Tunalı’yı düşünürsün. Gölgeyi, SSK’yı, Cinema Bar’ı, Çukurambar’ı, Ulus’u, Bahçeli’yi.
O kadar özlersin ki, düşündüğün her şey sevgilinden bir parçadır senin için. Özlersin de kavuşamazsın.

O sana gelemez, sen ona gidemezsin. Haftasonlarını iple çekersin kavuşabilmek, sarılıp özlem giderebilmek için.

20101209

Nasılsın Tuvalet

Tuvaletten çıkarken karşılaşıp "Nasılsın?" diye sorduğum iş arkadaşım, cnc operatörüm;

Ben o soruyu laf olsun diye sormuştum.

"İyiyim" desen yeterdi, ciddiye alıp sindirim problemlerinden bahsetmene hiç gerek yoktu.

20101207

SGH

"Ne zaman döneceksin?" diye sordu Soner, Cumartesi beni havaalanına bırakırken.

"Bilmem, belki indikten iki saat sonra dönüş yoluna koyulurum. Belki Güven'in doğum günü kutlamasına bile yetişirim" diye cevap verdim ben de.


Pazar gece döndüm. Elimde olsa, daha da dönmezdim.

20101130

Maraton

Üşengeçlik/gitmemezlik diye düşünürken şey geldi aklıma.

Avrasya Maratonu'na katılacaktık biz. Ben, Soner, Erman, Burcu falan. Kayıtlarımızı da yaptırmıştık.

Katılmıştı da onlar zaten.

Ama ben, Pazar sabahı 9'da kalkmaya nasıl da üşendim anlatamam. Beni uyandırmaya çalışan ısrarlı topluluğa "Siz koşmaya başlayın, ben size yetişirim" dedim.

O cümleden sonra kestiler benden ümidi. Koşup geldiler.






14109

20101129

Öyle Ya da Böyle

Düşününce ben aslında baya uzun süredir yazan bir insanım. Düzenli olmaz ama hep yazardım. İlk geyiğimi ilkokuldayken anneannemlerin apartman kapısının hemen yanındaki duvara yazdığım "Kendine iyi bak, insanın yedek parçası bulunmaz" cümlesiydi. Sonra Bir gün babannem bana boş bir defter, siyah bir pilot kalem ve pembe bir marker vermişti. Öyle durduk yere.

Aklıma gelen geyikleri ona yazmaya başlamıştım. Yıl 1993-1995 arasıydı zannedersem. O yılbaşı Milli Piyango'nun yılbaşı çekişinde büyük ikramiye olarak 40 Milyar verdiğini konuyla ilgili yazdığım "bu ay herkesle çok iyi geçinin, içlerinden birine 40 milyar çıkabilir" cümlesi sayesinde hatırlıyorum. Hala durur o defter odamın bir köşesinde. Şimdi bakınca, içinde elle tutulur hiç bir şey yok hatırası olması dışında. Ama ortaokul yıllarında az prim yapmamıştım o yazdıklarımla. Şöyle de bir özelliği vardı, okumak isteyenler sadece sınıfta okuyabilir, evlerine götüremezlerdi. Bir kişi için istisna yapmıştım onu hatırlıyorum. O zamanlar okulun en güzel kızının ilk erkek arkadaşı olmamda yaptığım bu istisnanın da payı olmuştu sanıyorum. Aşkımız kısa sürmüştü gerçi ama olsun.

Sonra, lise 1'de falan, babamın uzun yıllar önce yurtdışından getirdiği ama ne hikmetse o zamana kadar hiç kullanmadığım bez ciltli minik, kalın bir defterim geçmişti elime. Bu defterle ilgili yazmıştım sanırım buraya. Neyse işte, o defteri kullanmaya başladım gümlük niyetine. 3 yıla yakın da devam ettim aynı şekilde.

Çoğu zaman sadece cümle ya da kelimeler yazıyordum. Arada da sadece rakamlar ya da zaten güzel olmayan resmim sebebiyle hiç bir şeye benzemeyen resimler ve şekiller.

Sözler anlamsız, resimler başarısız olurlardı ama dönüp her baktığımda onları yazıp çizdiğim anlarda ne hissettiğimi hatırlardım. Hatta hayatımda ilk ve tek İngilizce şiiri de o deftere yazmıştım, şimdi hatırladım. Şiir muhtemelen çok boktan bir şeydi, ama sonraları hatırlamak için çok uğraştım onu. Hatırladığım tek dizi, "suddenly a gleam appears in her eyes" dizesiydi de nerden nereye bağlamıştım konuyu bilemiyorum. Pek severdim o defterimi de.

Sonra onu birine verdim, daha sonra o sevdiğim defteri istemeye bile tenezzül etmeyecek kadar gözümün önüne gelmesini istemediğim birine. Kaldı gitti onda. Şiir de kaldı boşu boşuna, iyi mi?

Buraya yazmaya başladığımda da o defterdeki gibi olsun istemiştim aslında. Ben yazacaktım ben okuyacaktım. Çok anlamlı olmasına gerek yoktu. Sadece baktığımda o anı hatırlayayım yeterdi. Aslında ilk postlarım da öyleydi kısmen.

Sonra git gide başkalarının da okuduğu fikri yerleşmeye başladı aklıma. Başkaları okuyor derken, kitleleri peşimden sürüklemiyorum, bir gafımla ülke sallanmıyor tabi. 3-5 kişi okuyor topu topu ama yine de bazı yazdıklarımda "Bu güzel olmamış", "Bunu biri okursa yanlış anlar mı?" diye düşünmeye başladığımı farkettim postlarımın arasında yazmaya başladığım ama yarım bıraktığım/yayınlamadığım taslaklarımın da çok fazla olduğunu görünce.

Bak mesala, şimdi de aynı şey geçiyor aklımdan. Bunu da mı yayınlamasam çok saçma oldu diye. Sktiret, yayınlayayım.

Öyle.

Ampul

Aşağıdaki sevgili arabamın gösterge tablosu. Gördüğünüz gibi ışıl ışık sayılmaz ama 3 ışık dikkat çekiyor. Biri, yeşil olan farlar zaten. Sabahları da açıktır. Farım da açıktır, yolum da.

İkincisi, sarı noktacık. Benzin almaya üşendiğim için 2-3 gün daha beni benzinimin bittiğine dair uyarmaya devam edecek. Bu süreç daha uzun sürerse kendim farkedeceğim zaten benzinimin bittiğini, yolda kalmak suretiyle.

Bir postumda hayatta yapmaya en çok üşendiğim üç şeyi yazmıştım. Bunların biri benzin almaktı, hala da öyle.

Üçüncüyü de hatırlayamamıştım o an.

Hala da hatırlayamıyorum.

Üçüncü, en tepedeki ışıksa çözünürlük sebebiyle fotoğrafta pek belli olmasa da bir ampul sembolü. Far ampullerimden birinin patlak olduğunu göstermekte bana o an. O uyarı ışığı ilk kez geçen yıl yanmıştı. O hafta gittim hemen yaptırdım, ertesi hafta yine yanmaya başladı. Gittim, yaptırdım.

Üçüncü yaptırışım ve onun dördüncü patlayışından sonra, "Eeh" tepkisini verip baya uzun bir süre o uyarı ışığı yanık, bir ampulüm (önemsiz bir aydınlatma ampulüydü) patlak gezdim. Onu görmeye öyle alışmışım ki bayram öncesi arabamı servise götürdüğümde o arızayı belirtme gereği duymamışım bile. Sağolsunlar, kendileri halletmişler.

Gel gör ki o uyarı ışığı iki gün önce tekrar yanmaya başladı. Tam da yokluğuna alışmışken.

Bir de ampul yani yanıp duran sembol.

Korkuyorum ki bu işin içinde beni psikolojik olarak etkileme amacıyla oynanan büyük bir oyun var. Oyuna gelmeyeceğim ama, kararlıyım.


20101127

Annem vs Rufus

- Anne, naptın sen buna? Kocaman kedi olmuş.
- Öyle mi, ben de bir şey yemiyor diye zorla mama tıkıştırıyordum ağzına.
- Koca göbek olmuş resmen.
- Koca göbek mi diyorlar sana Rufus, ben sana plates topu bile alırım.



- Kedinin psikolojisi düzeldi buraya geldiğinden beri.
- Onunki düzelmiş de seninki biraz bozulmuş anne.



- Anne hani sakinleşmişti bu, ellerin çizik içinde yine.
- Onun sevmesi öyle oğlum.


Biri canım, diğeri daha çok canım.

20101126

Ankara'nın Aspava'sı Varsa İstanbul'un Espava'sı Var (A tribute to Ümit Besen)

Ankara'nın Ankara dışında yaşayan bir çok insanın da bildiği, en azından duyduğu mekanlarından birisi de Aspava'dır. Aslında bir tanesi demek yanlış olur nitekim "oha lan adamların işler baya iyi" gözlemini gerçekleştirip tutan markanın kıçına başına yama yapmak suretiyle marka pörtletme adetine sahip uyanık Türk girişimcilerimiz bu (Aspava) konuda da geri kalmamış adetlerinden.

Sonuç itibariyle Ankara'da -bir kısmı zaten yan yana olmak üzere- Öz Aspava, Has Aspava, Cirit Atan Aspava gibi isimlere sahip Aspava'lar sahiden de cirit atmakta. Aspava'yı bilen hemen herkesin de duyduğu gibi, kelimenin "Allah sağluk, para, afiyet versin; amin" kalıbının kısaltması olduğu yönünde rivayetler de var.

Aspava'nın akılda yer etmesinin bir çok sebebi var. Pek güzel giden soslu soğanlı dürümü, ikram olarak gelen cacık, soslu patates kızartması ve salata, vs. gibi sebepler arasında en büyük pay ise bir süre öncesine kadar devam eden, yemek sonrasında bir çok insan tarafından kamyoncu sigarası olarak tabir edilen uzun Marlboro ikram etme adetleriydi.

Bu bir ritüeldi adeta. Garson gömlek cebinden paketi çıkarıp uzatırdı. Mis gibi yemeğin üzerine çayla beraber tüterdi o sigara. Nerde Eski günler. O sigara o kadar tatlı gelirdi ki sigara kullanmayan arkadaşlara da zorla aldırtırdım ikramı geri çevirmek olmaz (ben içerim) diye.

Neyse, destansı girizgahımızdan sonra asıl konuya gelelim.

Bugün şirkette dolanırken aşağıda bir kebapçının flyer'ına takildi gözüm. "Espava Beyti" yazıyordu yemek çeşitleri arasında. Aldım elime baktım, kebapçının adı zaten Espava'ymış. Espava'nın -eğer varsa- açılımının ne olabileceği konusunda pek fikir yürütemedim lakin "Vay anasını" dedim kendi kendime. İstanbul'da niye yok dediğimiz Aspava bu şekilde de olsa gelmiş İstanbul'a. Ama ben olsam Ispava yapardım ismi, iki Aspava-Ankara baş harfleri uyumunu göz önüne alarak.

Gerçi Espava konsept olarak aynı değil Aspava'yla. Aspava'da yemek seçenekleriniz dürüm parantezi içinde soslu soğanlı, soslu soğansız, sossuz soğanlı ve sossuz soğansız (bunu yiyeceksen hiç yeme) kombinasyonlarından pek öteye geçemezken Espava'da perde pilavından ezogelin çorbaya varana dek bir çok seçenek mevcut.

Kebapçının sahibi arkadaşlar "Ulan isimden esinlendik, bari adetler konusunda özgün olalım" diye düşünmüş olacaklar ki onlar kamyoncu sigarası ikram etmek yerine adeta kamyon yazısı gibi alt alta uzayıp giden reklam sloganları türetmeyi adet edinmişler kendilerine. (Yine ufaktan bir esinlenme olmuş yani. Aşağıda flyer'ı ve sloganları görebilirsiniz. Dayanamadım ben de kendileri için bir kaç slogan türettim. Tahmin etmeniz zor olmaz ama parantez içinde olanlar benim ürettiklerim.

Bu arada baktım da iki restoranın da reklamını yapmışım resmen.

Şu postun çıktısını alıp iki restorana da giderek önce "reklamın iyisi kötüsü olmaz" sözünün kesinlikle doğru olduğu konusunda kendilerini ikna etmeyi, sonrasında da kendime birer dürüm ısmarlatmayı planlıyorum.

Şaka maka, canım nasıl da Aspava istedi şimdi.

20101124

Yollar Gidebilsen Biter

Yol alışkanlıkları için "İnsan yaşadığı tecrübelerden ders çıkarmalı" düsturunu İstanbul'da yaşadığım (aslında yaşamayıp şehir dışına çıktığım) beşinci bayrama idrak edince İstanbul'un meşhur dönüş trafiği çilesini fazlasıyla yaşadım zamanında.

Arkadaşım bi kere trafik, tdk'daki ilk -ve bence en doğru olan- tanıma göre "Ulaşım yollarının yayalar ve her türlü taşıt tarafından kullanılması, gidiş geliş, seyrüsefer." demektir. Gider, gelirsin trafikte. Trafik durmaz. Trafik akar.

Bizim bahsettiğimiz bu trafikse sana doğal akışı içinde arabadan inip çişini yapacak, hatta inip yanındaki arabanın şoförüyle tavla oynayacak zamanı tanıyacak kadar durağan bir şey. Öyle duruyorsun.

Neler denemedik ki o trafikle savaşmak için. Pazar öğleden sonra çıktık yola, olmadı. "Öğlen çıkalım, trafik olmaz" dedik, Olmadı. Yani oldu, trafik oldu.

"Sabahın sekizinde çıkarsak yırtarız" diye düşünüp uykumuzdan fedakarlık edip çıktık yola. Nerdeyse akşam üzeri çıktığımızdan daha fazla yedik trafiği.

Ama bu kez kararlıydık. Sinir stres yapamdan evimize ulaşıp güle oynaya kapıdan içeri girecektik. O yüzden dedik ki "Abi, cumartesiden çıkalım biz. Rahat rahat gider, pazar da evde yaya yaya otururuz."

Tatilimizi kendimizi dünyanın en zeki insanları sanarak geçirip dönüş vakti geldiğinde kendimizi yollara attık güle oynaya.

Kamyonetten indirilirken bir fırsatını bulup sahibinin elinden kaçmış; itfaiyeyi, polisi 10 kilometre boyunca zevk için peşinden koşturduktan sonra yakalanmayıp özgürlüğüne kavuşmuş kurbanlık angus kadar keyifliydik adeta.

En azından yolculuğun ilk yarım saati bu şekildeydi. Sonra telefonlar gelmeye başladı, yolculuğumuzdan haberdar olan her insandan tek tek.

"Abi, yollar kalabalıkmış dikkatli gidin." "Yavrum, yavaş kullan yine trafk varmış bak"

Biz inatla "yok, cumartesi çıktık, trafik olamaz (cumartesileri trafik için resmi tatil günü çünkü). Trafi yarın olur" diye düşünüp kendimizi rahatlatmaya çalıştık ama bir tarafan da kıllandık ufak ufak. Neyse, yolculuğun ilk -otoban haricinde olan- kısmı sorunsuz geçti. Ne zaman otobana bağlandık, milim milim bile gitmeyen araçları görmemiz; haliyle kendimizi de onların arasında bulmamız bir oldu. Tabelaya baktığımızda "İstanbul 130 km" ibaresi bize hain hain gülümsüyordu adeta. Biz ne bilebilirdik İstanbul'a dönecek herkesin aynı şeyi düşüneceğini.

"Aklın yolu bir abi" diye geçirdim içimden, sırf salaklığımız konusunda kendimi biraz rahatlatabilmek adına.

Yok dedik, böyle gitmez bu trafik. İlla ki açılır. Ama açılmadı, açılamadı. İte kaka, kendimize kıza kıza gittik o yolu.

Gergin olan sinirlerimizi radyo haberlerinde dinlediğimiz "tatilcilerin dönüşüyle Tem'deki trafik artıyor" gibisinden bilgilendirmeler iyice gerdi.

Ne tatilcisi abicim. Memleketimize annemizi babamızı akrabalarımızı görmeye gittik. Gitmeyene de "nerde o eski bayramlar, insanlar büyüklerini ziyaret ederdi" diye sitem ediyorunuz, naber?

En fazla 1 saatte falan tamamlamamız gereken o 130 kilometre kendini bize 3.5 saatte tamamlattı. Toplamda 4.5 saat sürecek yol da 7 saate dönüştü haliyle. Anca eve attık kendimizi gecenin 22:30'unda.

Pazar günü bile zaten cinlerim tepemdeydi de, cinlerin tepemde bir de tepinmesini sağlaya şey ise pazar akşam haberlerinde "dönüş trafiği beklenen kadar yoğun değildi" diyen spikerler, "yeoo, trafik yoktu. Rahat rahat geldik" diye mikrofonlara konuşan şoförler oldu.

Bundan sonraki bayram için yapacağımız yeni dahiyane planımıza kadar esen kalmanız dileğiyle.

20101115

Sapak

Genelde yapmadığım bir şeye, içini dökme yerine döndü blog ya bugün de öyle oluversin.

Cumartesi öğleden sonra çıktık Erman'la yola, bayram tatilini ailelerimizim yanında geçirebilelim diye.

Yolda bizimki acıktı. Otobanda, Antalya-Bilecik sapağından daha sapmadan -ki otobanı genelde Ankara'ya gitmek içln kullandığımdan olsa gerek, ben nerdeyse her defasında kaçırırım o sapağı- mola verdik bir yerde.

Mevcut seçenekler içinde en çabuk servis edilecek olanın börek olduğuna karar verip birer tane sipariş verdik tatil trafiği yüzünden ana baba gününe dönmüş mekanda.

Bir taraftan da yolda haberini aldığımız intihar girişimiyle llgili bilgi edinmek için sözlüğe girmiş okuyordum. Özellikle sözlükten takip etmek istedim çünkü olayın glrişimcisi de bir sözlük yazarıydı.

Derken gözüm çarpaz masamızda yalnız oturan bir kadına takıldı. Önce yalnız yemek yiyor oluşu çekti dikkatimi. Tüm mekana özellikle baktım, bir kişinin yemek yediği tek bir masa bile yoktu onun masası dışında. Sonra tek eliyle yemek yiyor oluşu dikkatimi çekti.

Sonra irkildim.

Dlğer kolu yoktu kadının. O yüzden tek kolunu kullanıyordu yerken. Kendi halinde, haline fazlaca alışmış görünürken. Yaşını kestiremedim kafasındakl bandana yüzünden ama sanmıyorum otuzunu geçtiğini.

Göz göze gelme ihtimalimizden korkup sadece ara ara bakabildim kadına. Baktım çünkü bir arkadaşı ya da akrabası gelecek mi yanına onu merak ediyordum. Yalnız seyahat ediyor olma ihtimali lçlmi daha da burkuyordu çünkü.

Oturmaya devam ettiğimiz 25 dakika boyunca kimse gelmedi yanına.

Aklım başka bir başlığa gitti sözlükteki. Çok daraldığım zamanlar açıp okuduğum, sonra da kendime kızdığım "hayata dair iç burkan detaylar" başlığına. Oradaki bazı maddeler çok güzel hatırlatır bana ottan boktan şeylere nasıl kafa yorduğumuzu.

Yazmak geldi bu durumu içimden, ama yazamadım oraya. Ama yine kızdım kendime. İşimle gücümle ilgili gelecek planlarımı fazlaca kafama taktığım için; trafikte/işte/özel hayatımda biriyle tartıştıktan sonra bazen gereğinden fazla düşündüğüm için; sigara içtiğim için; ölüme, ya da daha kötüsü, sakat kalmaya bu kadar yakınken görece cidden küçük şeyler için içimi sıktığım için kendime kızdım.

Kalktık sonra. Ben böreğimi bitiremedim.

01.06.1981 - 02.06.----

Babamın babasıyla, yani dedemle aynı isme sahibim. Dolayısıyla da aynı soyada. Dedemi kaybedeli 16-17 yıl oldu sanırım. Belki biraz daha fazla. Sabaha karşı kaybetmiştik onu hatırlıyorum. Beni sabahın erken saatlerinde götürmüşlerdi dedemle babannemin evine. Babamın ağladığını sadece o gün görmüştüm ömrümde. Amcamın benden bir yaş küçük oğlu da çok ağlıyordu bir de onu hatırlıyorum. Ben hiç ağlamamıştım, neden bilmiyorum. Oysa ailemden ilk kez birini kaybediyorduk kendimi bildim bileli.

Ve aynı ismi taşıdığım dedemdl o.

Her bayram kabir ziyaretine gideriz babamla. Kaybettiğimiz aile büyüklerinin hepsinin kabrini tek tek ziyaret ederiz. Tabi dedeminkini de.

Dedem icin dua ederken hep mezar taşına takılır gözüm. Hep takılır da ölüm yılını hala aklıma yazamam. Belki de en çok orda yazan isme, ölüm günü ve ayına kilitlendiğim için yılı görmem ben.

Orada yazan kendi ismimdir. Tarih de 2 Haziran.

2 Haziran, benim doğum günümden bir gün sonrası.

Sanki ben doğmuşum, ismini bana vermiş; benim biraz büyüdüğümden emin olduktan sonra da ismini tamamen bana devredip gitmiş gibi.

Mezar taşında kendi ismime kitlendiğim o anlardır sanırım, kendimi ölüme en yakın hissettiğim anlar.

20101110

Alıverelim

Çocukluğumdan beri bünyemde yer etmiş olan "Eksik olacağına fazla olsun" yaklaşımı özellikle yiyecek içecek, abur cubur alışverişlerim sırasında ipin ucunu biraz kaçırmama sebep olabiliyor.

Zaten ekonomiye en büyük katkımı da bu "bulunsun", "yenir, yenir" düşünce şeklim sayesinde piyasada oluşturduğum nakit akışı ile yapıyorum.

Sadece kola almak için gittiğim marketten soda (o da gazlı), meyve suyu (canım sonradan gazsız içecek de isterse) meyveli soda (hem gazlı hem meyveli bir şey isterse?) ve ayran (bulunsun) alıp çıktığım çok oluyor.

Geçen ocak mı şubat mı neydi, hafta sonunu değerlendirmek için gittiğimiz bir Abant dinlencesi sırasında bir önceki gün aldığımız erzağın bize yeterli gelmediğini farkettik. Alışveriş yapma işi de bana ve en eski arkadaşım Güven'e düştü.

Güven de ıvır zıvır alışverişi konusunda benimle aynı yaklaşımı benimsediğinden Abant'ta market, kasap, manav ne varsa gezdik.

Lapa lapa yağan kar da "lan mahsur kalırız falan" diye daha bi gaza getirdi sanırım bizi. Nitekim pirzola almak için girdiğimiz kasap "Köftem de çok güzel" dedi, "ver abicim" dedik. "kemikli pirzolam da var, tam mangallık" dedi, ver dedik.

Neyse ki o meyveyi sebzeyi manavdan değil de süpermarketten almıştık, manav "patlıcanım var, çok güzel" dese "ver bebişim" falan diyebilirdik.

Böylece 15 dakika diye çıktığımız alışverişten 1.5 saat sonra, abant esnafını zengin etmenin de huzuruyla şen şakrak döndük eve. Cep telefonlarımızı yanımıza almayacak kadar da rahat insanlar olduğumuzdan evde bizi telaşla bekleyen insanlarla karşılaştık. Aldığımız o erzağın da bize bir hafta yetecek kadar fazla olduğunu ancak evde farkedebildik.

Geçen hafta da Birce'yle akşam yemeği yerken "Birer kadeh şarap içelim mi?" dedim. "Bak akşam yola çıkacağım, problem olur" falan dediyse de "birer kadehcikten bir şey olmaz" diyip şarapları almaya gittim yiyeceğin içeceğin self servis usulüyle tedarik edildiği mekanda.

Nasıl oldu ben de anlayamadım, 2 dakika sonra kendimi arkamda elinde iki kadeh bir de şişe olan görevliyle masamıza dönerken buldum. Görevli şarabın başına gelecekleri önceden kestirip "Ben götüreyim de bari şu kızcağız nasiplensin şaraptan" diye düşünmüş olacak ki, şarabı kendisi getirmeyi teklif etti.

Sonuçta ikişer kadeh şarabı içtik. Bir kadehi de ben devirdim (devirdim derken, masaya döktüm). Sakarlığımı "Böyle bi adet varmış, şarap topraktan gelir ya, toprağın da hakkı var diye birazını toprağa dökerlermiş şarabın. Bizimki de onun gibi oldu eki eki" diye kapamaya çalıştım ama pek olmadı. Zaten bunu o an mı uydurdum, yoksa eskiden sahiden böyle bir adet var mıymış emin değilim. Böyle bir adet varsa da şarabın yüzde yirmisini haketmiyordur vallahi toprak. Bunun bağcısı var, üzümü toplayanı var. Sektör geniş.

Neyse işte, şimdi de evde olup olmadığını düşünmeden her akşam otomatiğe bağlayıp aldığım birer litrelik kolalarla dolu bir buzdolabına sahibiz ev halkı olarak.

Kıssadan hisse: Alıyorum, veriyorum, ekonomiye can veriyorum. "Başka türlü bağlayamadım postu"

20101109

Uyarı Levhası

Sigara paketlerinin üzerine görsel koyma zorunluluğu zımbırtısı geçen Mayıs ayında mı ne gelmişti. Bu uygulamanın sigara içmeyenlerin sigaraya özenmemesini sağlamak konusundaki başarısını bilmem de, sigara severleri sigaradan soğutmak konusunda bir başarısı olmayacağını düşünüyordum. Hiç görmek istemezsem paketi çevirip o görselin olmadığı kısımla yüzleşiyordum ben şahsen.

Ta ki bir ka. ay önce aldığım paketin arkasını çevirdiğimde adeta kendimi görene kadar. Aşağıdaki adam, resmen bana benziyor. Hadi tamam, benim daha az yakışıklı halime. Ama sigara sebebiyle o duruma düşsem ben de öyle sığır gibi görünürdüm muhtemelen. (Yine de favori/sakal kombinasyonum o şekilde olmazdı.) Görseli gösterdiğim bir kaç kişi de bana benzediği yönünde fikir belirtince ben bi irkildim tabi. "Bu ulvi bi işaret mi yoksa lan?" falan diye düşündüm.

Ve artık şartlanma mıdır, cidden bir işaret midir nedir, o günden beri aldığım sigaraların paketlerinin yarısından fazlasında o görsel bulunuyor.

Ben de sigara işaret ve işaretçilerine uymamakta direniyorum bir yandan.


20101108

Ondan değildi, bundandı

Mevsimden değildi odanın serin olması, R-12'dendi.
Çok fazla araba olması değildi trafiğin ağır ağır akması, sol şeritte mal gibi giden TY 3419'dandı.
Aşırı hızdan değildi kazanın olması, yanyoldan önümüze fırlayan C180'dendi.
Dalgınlık değildi unutması, eksik olan B12'dendi.

20101105

I've heard that you’ll try anything twice

Geçen hafta Sakin dinledim ilk kez. İlk kez değil gerçi de, bilinçli olarak ilk kez. O günden beri de her akşam bir kaç şarkısını loop'a alıp dinliyorum. Küçük hanım ve çok sevdiğim arkadaşlarımdan Nazlı Sakin'i çok seviyorken, sırf onlardan duyduğum için bile "Kimmiş lan bunlar?" diye düşünüp dinleme fırsatım varken bu adamları daha önce dinlememiş/öğrenmemiş olduğum için kızdım kendime biraz.

Sonra müzik cahili olduğumu kendime hatırlatıp bu kızgınlığımı hafiflettim biraz da olsa.

Bir şarkılarını dinlerken o şarkıyı zaten bildiğimi ve çok sevdiğimi farkettim bir an. Sonra da şöyle yazdım Nazlı'ya.


- Lan ben bu benim çok sevdiğim bi şarkıymış, yeni farkettim.
- Böyle çok sonradan farkettiğin başka şeyler de var mı hacı?
- Bir de şey var, küçükken biber dolmasını "ben bunu hiç sevmiyorum" diye yemezmişim. Bir gün annem rica minnet bir lokma tıkıştırmış ağzıma. "Aaa meğer ben bunu çok seviyormuşum" demişim.
- Hayatta başarılar.


Başka bir yakın arkadaşım da gittiği dalış kursunu anlatırken 29 yıldır gitmediği günlere acıdığını söylemişti kursun ne kadar iyi geçtiğinden bahsederken.

Bunların üzerine düşündüm de, acaba hayatta kaçırdığım/geç kaldığım ve işin kötüsü kaçırdığımdan haberim bile olmayan neler neler vardır kim bilir.

Bir arkadaş ortamında sadece ismen tanıştığım ama hiç hoşlanmadığım, ya da aynı ortamda defalarca bulunup konuşmaya tenezzül etmediğim insanların bir kısmı belki de çok şey öğreneceğim, çok iyi vakit geçireceğim, hayatımda yer edecek insanlar olacaktı eğer ön yargılı olmasaydım.


Belki de istediğim gibi olmadığını düşündüğüm bir firma tarafından çağrıldığım iş görüşmesi bana hayatımın iş fırsatını sunacaktı.


"İşe yaramaz ki bu" diye almadığım bitkisel ilaç sigarayı bırakmamı sağlayacaktı.


Ortaokul'da il karmasına çağrıldığımda fen lisesi sınavlarına hazırlandığım için katılmamazlık etmeseydim şimdi bir mühendis değil de bir basketbolcu olacaktım.


Sırf adı yüzünden hayatım boyunca ağzıma sürmediğim güllaç tatlısını çok sevdiğimi farkedecektim.

Bu konuda beni teşvik eden kimse olmadığı için hevesimi kırmayarak inat edip, çok istediğim şeylerden birini gerçekleştirebilecek, sanatın bir ucundan tutup kendi çapımda bir yazar olabilecektim.

Bunlar şimdilik kaçırmışım gibi görünen, ilerde geç kalmışlığa dönüşme ihtimali olan durumlar. Bu durumlar neyse, kendi adıma verdiğim kararlar ve sonuçları ilk etapta sadece beni bağlıyor. Kendimi o anın gerektirdiği en iyi kararı verdiğime inandırarak "keşke" deme dürtümü törpülüyorum.

Ama bir de verdiğim kararın benden çok bir başkasını etkileyebileceği durumlar var.

Belki trafik ışıklarında bekleyen ve kırmızı ışığa takılan arabalara yanaşıp "abi bir ekmek parası" diyen küçük kız gerçekten de bir ekmek parasına muhtaçtı ve ben vermediğim için o gece aç kaldı.

Ya da ne bileyim, patronum tarafından bana yardımcı olarak önerilen çok hevesli aday, benim "bize faydası olmaz" demem üzerine işe alınmadı ve hem o isteyerek yapacağı işten hem de ben işini severek yapan bir yardımcıdan oldum.


Dediğim gibi bu tip şeylerin hiç biri -en azından şimdilik- pişmanlık değil ve umarım ileride de olmayacak. Ama bazı kafa kurcalayabiliyorlar bazı bazı. "Halamın sakalları olsaydı" olayına getirmeye de gerek yok mevzuyu.

Ama sanırım gerçekten her şeyi imkanlı ve mantık çerçevesi içinde olduğu ölçüde bir kez denemek gerek. Hatta Morrissey'in yazdığı hatunun da yaptığı gibi iki kez denemek gerek belki de. İlkinde hiç hoşlanmamış olsak da.


Bu arada, biber dolmasını hala sevmem.



20101103

Buro'nun Kediyle İmtihanı

Aslında başlık "Buro'nun Kediyle İmtihanı-2" falan olmalıydı nitekim can kedim, an itibariyle ailemin yanında yıllık iznini kullanan ve muhtemelen bundan sonra da kullanmaya devam edecek olan Rufus ile yeterince büyük bir imtihandan geçmiştim. Karakterimi, düzensizliğimi, üşengeçliğimi falan düşündüğümde imtihanı da geçtiğimi düşünüyorum açıkçası. AA ile olmasa da BA, bilemedin BB ile falan.

Daha önce de bi yazmıştım, Rufus'u özlüyorum diye. Her gün annemden durum raporu aldıkça daha da özlüyorum sanırım.

Neyse işte, 2 haftadır falan şirketin civarında -belki özlediğimden, belki onu da şirketin önünde bulduğumdan- Rufus'a çok benzettiğim bir kedi geziniyor. Renkleriyle falan değil de, böyle yürüşüyle, fizik yapısıyla benzeyen bir kedi. Onu gördükçe kedi özlemim biraz depreşmişti zaten.

Üstüne bir de geçen haftasonu küçük hanımla gittiğim neredeyse her yerde karşıma sevilesi bir kedi çıkması var ki bahsini ettiğim ikinci sınav da buydu. Öyle bir sınav ki, Raistlin Majere'nin kulede verdiği sınav kadar büyüktü benim gözümde.

Üç gün boyunca kahve içerken dibimizde; caddede yürürken koloni halinde, irili ufaklı ve hepsi birbirinden zıplak olmak üzere sağda solda; moda'da fotoğraf çekerken fotoğraf karesinde; küçük hanıma mont almak için girdiğimiz mağazanın içinde (resmen mağazanın kapısından girmiş, yeni bir şeyler gelmiş mi diye bakmaya hazırlanıyordu) olmak üzere, hepsi birbirinden sevilesi (bu cümleleri kurduğuma da zor inanıyorum sahiden) bir çok kedi gördük. Dün şirkete girerken masmavi gözleri ve kabarmış tüyleriyle ürkek ürkek bakan başka bir minik kedi görmemse sınavın son noktası oldu.

O an sınavdan kalabilirdim ancak kedi kaçıp bir yerlere saklandı neyse ki. Zaten kaçmasa da ben muhtemelen "Git kendini çok sevdirmeden" derdim.

Allah sonumu hayretsin, bayrama, ve dolayısıyla Rufus'u görmeme, daha iki hafta var ve İmtihan serisi trilojiye dönüşürse eve kucağımda bi kediyle gelmem an meselesidir.

Postu süsleyelim mi? (iyice kedi bloguna döndük ya neyse)















Küçük hanımın editlediği bir tanesi


















Şirket Önündeki















Rufus tabi ki.

20101010

Disco Kralı

Bu gece Disko Kralı'na telefonla bağlanan kadınlardan -şimdilik- iki tanesinin ismini Facebook'ta arattım. Bulsam soracaktım "Disko Kralı'na bağlanan sen misin?" diye. Evet, cevabı aldığımda da
"Ne kadar salaksın : )" yazacaktım ciddi ciddi.

Video kaydı vermeden ne kadar gerizakalı olduklarını anlatmam zor ama en azından sinirimi boşalttım buraya biraz.

20100901

Yemek Yapmak Zor Zanaat

Yemek yapmayı hiç sevmediğimi elli kez yazmışımdır.

Ancak çeyrek asırı çoktan devirdiğim şu ömrümün büyük bölümünü gerektiğinde (gerektiğinde derken internet yoktur, telefonun pili bitmiştir de sipariş veremiyorumdur) başımın çaresine bakacak kadar yemek tedarik edebileceğime inanarak geçirdim. Ne bileyim avcılıkla olur, o olmadı tarımla, hiç bilemedin toplayıcılıkla falan olur ama bi şekilde yemek tedarik ederim diye düşünüyordum.

İstanbul'a ilk geldiğimde, yalnız yaşarken yaptığım sigara börekleri yüzünden "acaba lan?" diye ilk kez sarsılmıştı bu düşüncem. Nitekim sigara böreği yapma prosedüründeki tek görevim, annemin sarıp sarmalayıp bana gönderdiği çiğ sigara böreğini ısıttığım yağa atıp pişirmekti. Gel gör ki "ne kadar kızgın olursa o kadar iyi pişer" mantığını abartarak yağı fazla ısıtıp, börekleri tencereye atmamla mutfağı dumana, börecikleri kömür karasına boğmam bir olmuştu.

Yemek yapma kariyerimdeki bu acı hatıranın üzeri tam da kabuk bağlamıştı, bugün işten eve dönerken aklıma "ev yapımı tavuk dürüm döner" düşene kadar.

Nerden bilebilirdim bu isteğin bütün yemek hevesimi kursağımda bırakacağını?

Her şey ne kadar da güzel başlamıştı aslında. Gittim marketten, hazır tavuk dönerimi aldım. Bana kalsa et döner hayali kurardım ama markette sadece tavuk döner olduğunu bilen bilinç altım hayal kırıklığı yaşamamam için beni tavuğa şartlandırdı. Tavuk dönerimi aldıktan sonra elimi hemen bir alt rafa atıp lavaşlarımı aldım bir güzel. Ne kadar da taze görünüyorlardı. Daha önce tanıdığım lavaşlardan çok daha kaliteli gibilerdi üstelik.

Geldim evime, tavayı ocağa bırakıp üreticilere ayıp olmasın diye "hazır tavuk dönerin nasıl hazırlanacağı" hakkındaki notu okudum. İki tarafını da 1.5 dakika ısıtmak bana çok basit geldiği için ben birazcık fazla ısıtayım dedim. Onlar ısınırken de lavaşlarımı hazırlayacaktım tabi. Açtım lavaş poşetini ama bir gariplik vardı. Lavaşlar olması gerektiğinden biraz büyük gibilerdi sanki. Biraz da yumuşaklar mıydı ne?

Neyse, açtım lavaşın ilk katını.

Sonra ikincisini,

sonra üçüncüsünü.

Dördüncü kata gelince anladım ki bu lavaş değil.


Böreklik yufka!


"Bilsem sigara böreği malzemesi alır onları yakardım eki eki" diye düşündüm kendisiyle dalga geçebilen biri olarak.

Ama artık çok geçti. Tavuk dönerlerim hazırdı bile. Eh dedim, "lavaş da yufkanın biraz terbiye edilmişi değil mi sonuçta?"

Terbiye yöntemi olarak da yufkayı tavada pişirmeyi seçtim. Böreklik yufkamı göz kararı kestim. Gözüm biraz kararsız olacak ki kestiğim kısım tavaya büyük geldi. Neyse artık diyerek yufkayı ateşte biraz pişirmeye başladım.

Pişirirken de küçük hanıma yemek konusundaki yeteneklerimi anlatan bir mesaj atmaya başlamıştım ki burnuma bir yanık kokusu geldi. Sigara böreği yapmıyordum ki, bu koku da neyin nesiydi. Bir baktım, yufkanın tavadan dışarı çıkan kısmı tutuşmuş, kağıt gibi yanıyor. Küçük bir panikle söndürdüm ve yanma raddesine gelen yufkanın artık yenmeye hazır olduğunu anladım.

Güzelce hazırladım dürümümü. O sırada gözümün kararsızlığını bir kez daha farkettim. Dürüm aşağıdaki gibi oldu. Şekli ve boyutuyla öyle bir dürüm ki, daha ziyade çiçek paketine benziyor. "Al bebişim" diye sevgiline versen pek yadırgamaz, yufkanın içinde çiçek arar.

Kolayı da koydum ki boyutunu kestirmeye çalışırken gözünüz kararsız kalmasın.





20100830

Facebook Trendleri

Facebook yöneticileri, Türk kadın kullanıcıların 2010 yılında takip ettikleri fotoğraf albümü isim trendlerini açıkladı. (Ama ben cümleyi kuramadım).

Yapılan açıklamaya göre zirvenin ortakları yine değişmedi. "Ortaya Karışık" listenin en üst sırasındaki yerini korurken, en yakın takipçisi yine "Şurdan Burdan" oldu.

2010 yılının ikinci yarısında büyük çıkış yakalayan ve genel olarak sevgilisi olmadığı için kız kıza tatile gitmek zorunda kalan, üstüne bir de böyle bir ismi sadece kendilerinin akıl ettiğini sanan 25-35 yaş grubundaki kadın kullanıcılar tarafından çok rağbet gören "Bodrum'a Da Gittik Beraber" ise listeye direk üçüncü sıradan girdi.

Facebook yöneticileri açıklamalarını "Bodrum'a da gittik beraber'den böyle bir başarı beklemiyorduk, albüm isimlerimize yeni bir renk getirdi. Başarının mimarı Hande Yener mi Demet Akalın mı artık kimse ona teşekkür ederiz" diyerek bitirdi.

20100812

Kobi

Kosgeb'in bundan sonraki ilk çalışması, kobilerin destansı internet alan adları almaması üzerine olmalı.

Küçük ve orta ölçekli işletmeler "web sitemiz de olsun" kararını verdikten sonra alan adı seçerken "adrese bakinca ne iş yaptığımız da belli olsun" diye düşündüklerinden olsa gerek, şirket isimlerinin yanına ne halt ettiklerini de yazmadan duramıyorlar. Bu yüzden trafikte gördüğüm bir çok kamyonetin, yolda yürürken gördüğüm bir çok tabelanın üzerinde desansı web sitesi adresleri yazıyor genelde.

Geçenlerde şuna benzer bir şey gördüm mesela önümde giden kamyonetin arkasında: www.aslancikdemirdograma.com;

Calıştığım şirketin web adresi de benzer şekildeydi bir ara. "Neden sirketadı.com.tr'li alan adı almıyoruz?" diye sorduğumda cevap "e o zaman ne iş yaptığımızı nerden anlayacaklar?" olmuştu.

E safım, millet önce şirketini/ne iş yaptığını bulur, sonra web sitene bakar. Dograma yaptiracak biri internetten arastirirken hakandograma.com, alidograma.com diye aklina gelen olasi dogramaci isimlerini siralayarak bulmaz sirketini.

Hic dusunmedin mi, Fiat'in web adresi neden fiatotomotivsrabafalan.com.tr degil?

Sonunu baglayamadim postun.

20100810

ayranim yoktu icmeye, ben de yaptim.

Kucukken yaptigim -en az- uc deneysel salakligin ikisinden zaten bahsetmistim suralarda bir yerde.

b-u-r-o.blogspot.com/2009/02/rekor.html

Bundan da bahsetmis olabilirim ama etmedigimi varsayarak ucuncusune gecelim.

Yemek yapmayi sevmememin en buyuk iki sebebini "on dakikada yiyecegim yemek icin bir saat ugrasiyorum" ve "bi tabak yemek icin bir suru bulasik cikiyor" olarak siralayan bendeniz, evde yalniz oldugum bir gun bu dusuncemin tohumlari olarak nitelendirebilecegimiz paralel bir dusunceyle "ulan, bi ayran icmek icin hem mikser, hem kase, hem de bardak kirletilir" mi diyip aklimca buyuk bir zeka piriltisi gosterdim ve bunlarin hic birini kirletmemeye karar verdim. Ama ayrani yine de icecektim. Direk icmeyecektim de, dolayli olarak yapacaktim bunu.

Once yogurdu kasik kasik yedim guzelce. Sonra da uzerine su ictim. Suyu bolca ictim ki bir sonraki islemde homojen bir karisim elde edeyim. (sonralari ogrendim ayranin homojen degil suspansiyon oldugunu)

neyse, emin degilim ama sonraki adimda tuz yalamis da olabilirim. (bu adimla gecilecek dalgalar icin savunmam simdiden hazir: belki tekila icerken tuz yalayan ilk adamla da cok dalga gecilmisti, naber?)

son adimda da bu uclunun midemde iyice karismasi, kopuklu bi ayran olmasi icin biraz hopladim, iki saga sola kivirdim.

Sonuc olarak ne bardak ne de mikser kirlenmisti ama kucuk bir sorun vardi ortada:

mide bulantisi.



Bu arada 'deneysel salaklik' da sahane bi terim oldu bence. "salaklik yaptigimin farkindayim ama bunu sirf bilim ugruna yapiyorum" gibisinden.

20100804

Kedi?

"sizi anlatan üç kelime?" sorusuna vereceğim cevap içinde hayvansever sıfatı geçmese de hayvanları seven bir insanım.

Bir çok çocuk gibi ben de bir çok hayvan beslemiştim küçükken, balığından tavşanına, civcivinden muhabbet kuşuna. O zamanlar bilinçli değildim tabi, bir nevi tamagotchi idi onlar benim için.

Aklım ermeye başladığı zamanlar kendime bir köpek edinmeyi çok istemiştim. En büyük hayallerimden biri bu olmuştu ki bu blogun ilk postunda da kendisine yer bulmuştu. Köpek çok ayrıydı benim gözümde. Sadık, cesur, sevimli, oyuncu, asil.

Hayvan severdim, ama kedi beslemeyi hiç aklımdan geçirmemiştim. Kedilere karşı antipati beslemezdim, ancak öyle ayrıcalıklı bir sevgim de yoktu.

Ta ki 10-11 ay önce işyerimin önünde kulak tırmalayan mırlamaları eşliğinde sürünerek ilerleyen varlığı görene dek.

Önce niyetim o kendine gelene kadar bakıp sonra bir şekilde sahiplendirmekti. Ama onun kendine gelişini, azıcık toparlayınca saçma sapan hareketler yapışını izledikçe vazgeçtim ve hiç ihtimal vermediğim bir şeye; bir kedi beslemeye (daha ziyade bir kediyle aynı evde yaşamaya) başladım.

Küçük hanım olmasa belki yine de sahiplendirmeye çalışırdım kediciği, bilmiyorum.

Zaman geçtikçe gözümde kedicik olmaktan çıktı, Rufus oldu. Çoğu zaman deli etti, çok nadiren kendini sevdirdi.

O kendini sevdirmese de ben onu sevdim.

Aslında ben onu baya sevmişim. Yazın başlaması, dayanılmaz sıcakların gelmesi, onun bir odada kapalı kalmak zorunda olması gibi sebeplerle iki hafta kadar önce ailemi ziyarete gittiğimde Rufus'u bir süre orada bıraktıktan sonra anladım bunu.

Hiç düşünmezdim kedimi rüyamda göreceğimi.

20100728

New Folder

Ne kadar dağınık olduğunuz, bilgisayarınızda 'New Folder (n)' ismiyle bulundurduğunuz klasörlerdeki n'in büyüklüğüyle doğru orantılıdır.

Bir Kısım Türkçe Sığırı

Türkçe kullanırken dahi anlamındaki de'yi bitişik yazmaktan daha kötü iki şey vardır ki bunları gördükçe cidden sinirlenirim:

1. Dahi anlamındaki de'yi bitişik yazıp üstüne bir de bir bok biliyormuş gibi sert sessiz benzeşmesi uygulamak. Kısaca sıçıp sıvamak.

Örnek: öğrenip de yazacağın yerde öğrenipte yazmak. (Beceremiyorsan öğrenipde yaz)

2. ilgi eki olan -ki'yi ayrı yazmak.

Örnek: ayrıntıları ekte ki dosyada bulabilirsiniz. (artist artist mail yazmayı biliyorsun da ben senin verdiğin ayrıntıya nasıl güveneyim)

Onların hiç umrunda değildir ama bir insanın yazdıklarını ilk okuduğumda bu iki hatadan biriyle karşılaşıyorsam o insanın yazdıklarını -mümkünse- bir daha okumam.

20100727

20100706

Şampiyonluk Rüyası

Sigarayı bıraktırma zımbırtım şampiyonluk iksirinin geçen hafta bahsettiğim muhtemel yan etkileri hafiften ortaya çıkıyor sanırım.

Önce haftasonu bir rüya gördüm. Rüyamda su içmeye gidiyordum mutfağa. Mutfakta aslında -yani gerçekte- bir tane olması gereken çöp torbasının yanında bir çöp torbası daha vardı. Hem de büyük mavi çöp torbalarından, kendim doldursam hayatta unutmayacağım cinsten bir torba.

Haftasonu ev arkadaşım da evde olmadığından "ben doldurmadıysam kim doldurdu bunu, hırsız gelip çöp mü doldurdu?" diye düşünerek evi dolaştım rüyamda. Odalara baktım, kimseyi göremeyince de gittim yattım tekrar yatağıma, birazcık da korkarak.

Dün Erman'a anlattım rüyamı. "Oğlum ya gerçekten kalktıysan, evi dolaştıysan? Onlar rüya değil gerçekse ama sadece o olmayan çöp torbasını varmış gibi gördüysen?" dedi, birazcık irkildim. "Yarın öbürgün de kendini superman sanıp sırtında olduğunu düşündüğün pelerininle camdan uçmaya çalışmayasın" dedi, daha bi irkildim. İlerleyen günlerde göreceğiz, rüyalarımın/gerçeklerimin seyri ne şekilde olacak.

Asabiyet de başladı hafiften, telefonda patronuma birazcık sert çıkışacak kadar. Yarın da patronum bizim ofiste olacak haftasonuna kadar. Bakalım asabiyetin seyri o benim üzerime gelirken ve biz yüzyüzeyken nasıl devam edecek.

20100701

Oto Sanayi

"Bana yeterince uzun bi kriko verin, dünyayı yerinden oynatayım"

Bostancı Oto Sanayi'den Tamirci Recep Usta

20100629

Atlı Spor

Bu Carrefour süpermarket ailesi giderek aile yapısını bozuyor, usturuplu bir süpermarket formatından bir panayır formatına dönüşüyor. En azından ailenin İçerenköy'deki bireyi öyle. Bir ay falan önce minik minik vagonların önüne bi minik lokomotif ekleyip "gezi treni" diye bi nane çıkarmışlar. Carrefour'un etrafında geziyor anladığım kadarıyla. Etrafı dediğim de otoparkın içi. Marketin en kalabalık zamanlarında, otoparkta araçların geçtiği 2 şeritlik yolu kaplayıp tın tın giderken rasladım kaç kere. Hayır millet park yeri bulmak için yırtınıyor; makinist kılıklı adam vagonlarını yaya yaya geziniyor.

Tam trene alışmıştım, bugün de gittiğimde açık otopark bloglarından bir tanesinin bir kısmını "at binilen yer" olarak tahsis ettiklerini gördüm. Hara desem değil, at pisti desem değil, ne desem bilemedim. Baktım, kadının biri eğitmeni eşliğinde zıplaya zıplaya ata biniyor on metre çapında bir daire içinde. Millet de onları izliyor.

Şimdi her yerde cv'lerine hobi olarak "at binmek" yazan tipler çıkarsa şaşmam.

-Nerde biniyorsun, İstanbul Atlı Spor'da falan mı?

- Yok, Carrefour İçerenköy'de.

20100628

Şampiyonluk İksiri

Sigara ile olan 9 yıllık arkadaşlığımı noktalamaya -bir kez daha- karar verdim. (Bu arada dokuz yıldır sigara içtiğimi şu an farkettim, ne kadar da uzun zaman olmuş)

Bir kez daha diyorum, çünkü sigarayı bırakmak için gerek şart olan iradeye asla sahip olmadığını düşünen bendeniz daha önce de "canım bırakmak istemiyor ama bıraktırabiliyorsa da itiraz etmem" düşüncesiyle kah nikotin bandı, kah akupunktur, kah bir takım draje, kah canım sigara istedikçe ağzıma ağzıma vurmak yöntemlerini denemiş, bir tanesinde sonuca çok yaklaşmama karşın "ulan şirkette sadece sigara için mola veriyorum, bırakırsam ne molası vericem, boş boş mu gezinicem" diye kendimi kandırmam sebebiyle bırakmaktan vazgeçmiştim.

Bu sabah yine şirkette bir sigara molası sırasında yanımdaki arkadaşla konuşurken aniden gaza geldim.

Şimdi yalan yok, sigarayı bırakmak için fizyolojik ve psikolojik açıdan bir yardımcıya ihtiyacım var. "Sigarayı pat diye bırak. Canın sigara istediğinde şeker ye, derin nefes al, bir bardak soğuk su iç, leblebi tozu yiyip üçyüzotuzüç demeyi dene" falan gibi insanı tamamen iradesiyle baş başa bırakan yöntemler bana ters. İlla ki "hadi koçum, göreyim seni" diyebileceğim, düşmana karşı arkamı kollayacak bir varlık olmalı bu mücadele sürecinde.

Bu yüzden zamandır ara ara araştırdığım ilaç geldi aklıma. O kadar yöntemi denedikten sonra sigarayı bırakma çalışmalarının önce kafada başladığını; sürece "bırakırsam ne ala" diye değil, "bırakacağım" diye başlamak gerektiğini yaşayarak öğrendiğim için o ilacı kullanmayı erteliyordum.

Ve işte o an gelmişti. Yanımdaki arkadaşa "Ben bi geliyorum" dedim, atladım bildiğim en yakın eczaneye gittim. O kadar erken gitmişim ki daha açılmamış eczane. Sonra baktım, karşı sırada bir eczane daha var. Onlar da daha yeni açıyor eczaneyi. Eczacı arkadaş içeri girdikten otuz saniye sonra falan da ben girdim, nedense "aa yeni mi açtınız" dedim sanki iki dakikadır adamı eczaneyi açarken gözetlemiyormuşum gibi. "Sigara bırakmak için o kadar gaza geldim ki, neredeyse eczanenin kapısında yatacaktım" diyemedim. Zaten desem "nöbetçi eczane diye bişi var kardeşim" derdi eczacı muhtemelen.

Neyse, uzattım. İlaç Pfzer'ın (prizer değil; gülş) Champix adlı ilacı. Ne işe yaradığını bilmesem adını duyduğumda doping ilacı olduğunu sanırdım ben, "şampiyonluk iksiri" gibisinden bir açılımı olduğunu düşünerek.

Sözlükten araştırdığım kadarıyla asabiyet, mide bulantısı gibi yan etkileri olabiliyormuş ama göze aldık artık onları. En garibime giden yan etkisi de aşırı gerçekçi rüyalar görmeye sebep olması. Aşırı gerçekçi tanımı aklıma 3D, full HD rüyalar falan getirdi. Açıkçası üç boyutlu fantastik rüyalar görme fikri de cazip geldi bana. Fantastik lafını duyunca fesatlaşmayın, fantastikten kastım büyücülü, ejderhalı falan rüyalar.

İlk hapımı bugün yuttum, prosedür gereği sigarayı bırakacağım gün olarak da altıncı ve ondördüncü günler arasındaki seçeneklerden sonuncusunu seçtim. 2 hafta sonra bugün sigarayı bırakmış olacağım bir aksilik olmaz, Rufus hapları bulup tatlarına bakmaz, sigara irademe galip gelmezse. (ki gelmeyecek diyeyim de ne kadar kararlı olduğumu kendime göstereyim)

Gidişatı da gün be gün buraya yazasım var, Bakalım.

20100615

Kolbaydı

Kolbastının 2009'un alnında kara bir leke olarak bu kadar popüler olmasının sebebi çok disiplinsiz bir dans türü olmasıdır sanırım. Tepin dur abi başka bi olayı yok.

Elektrik buggy'de bile bi senkronizasyon var yahu.

Büyük - Küçük

Küçük denilebilecek bir şehirde doğup büyümüş olmamın en büyük avantajı ilkokuldan, hatta daha öncesinden tanıdığım arkadaşlarımla hala görüşüyor olmam, 29 yaşındayken 20 yıllık bir "en yakın arkadaş" a sahip olmamdır sanırım. Bir insanı bu kadar uzun süredir tanıyor olmak ve hiç kopmamış olmak, bu gerçekten garip bir duygu.

Gel gör ki bir çok dezavantajı da oldu küçük bir şehirde büyümüş olmamın. Mesela müzik bilgim çok sığdır bana göre. Biz küçükken internet de çok yeniydi. İnternet kavram olarak yeniydi yani, şehrimde evinde internet olan ilk beş insandan biriydim belki ama bilgi paylaşımı/bilgiye ulaşmak bu kadar kolay değildi. Tek çocuk olunca sana yol gösterecek bir abi/abla ihtimali de olmadı. Kendim ne keşfettiysem o bi nevi. Üniversiteye geldiğimde de üşengeçlikten midir nedir, çok eğilmedim üzerine.

Sonra spor mesela. Futbolda da yeterince başarılıyken bir yerden sonra baydım, o kadar yıl basketbol ve tenis oynadım. Ben ortaokulda sırtımda çanta ve raketle şehrimizin tek kortunda tenis oynamaya giderken millet uzaylı gibi bakardı bana ve arkadaşlarıma. Sosyete sporu değil de, jet sosyete sporu falan gibi gelirdi sanırım onlara ki hiç de alakamız olmadı taşramızın jet sosyetesiyle.

Hala düşünürüm, basketbolda olmasa da teniste cidden iyi şeyler yapabilirdim ufkumun açılmasını sağlayacak daha büyük bir şehirde büyümüş olsaydım. Lise yaşlarında tenis turnuvalarında yaşıma uygun rakip olmadığından beni 30-35 yaşında insanların karşısına çıkardıkları vakidir.

Ha, isteyen insan bunları küçük bir şehirde de yapardı diye düşünenler de haklı, yapabilirdim çok isteseydim. Ama sanatın, sporun, müziğin bir dalına yönelmek için çok idealist olmak, risk almak gerekiyordu bizim zamanımızda, bizim küçük şehrimizde. Ben -doğru ya da yalnış- biraz garanti yolu seçtim sanırım. Madem kafam basıyor, kafası basan her insandan beklendiği gibi anadolu lisesi, fen lisesi, üniversite yolunu izleyip de bir kariyer çizeyim kendime dedim; bu konuda bana hiç baskı yapmayan ailemin beklentilerini de bir nevi karşılayarak.

Bu yolu seçtiğime pişman değilim şu an, ama belki de hem mühendis olup hem de sanatın bir dalında daha birikimli ve daha uygulamacı olabilirdim şu an eğer büyük bir şehirde yetişmiş olsaydım. (Niyetim Ferhat Göçer gibi doktor olup sonra şarkıcılığa soyunmak değil, yanlış anlaşılmasın. Ferhat göçer doktordu di mi bu arada? yoksa başkası mıydı o? neyse)

Sonuç olarak, eğer bir gün bir çocuğum olursa, şu yarını bile planlayamayan halimle çocuğum için planladığım iki şey var:

1. Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu şu devirde bile sırf ufku genişlesin diye onu büyük bir şehirde büyütmek. (Bu fikrin doğruluğu tartışılır)

2. Eğer erkek olursa, milyar dolarların varisi de olacak olsa, gerzek de olsa, hiçbirşey için olmasa askerlik için onun üniversite bitirmesini sağlamak.

Gecenin şu vakti bunlar nerden geldi aklıma bilmiyorum. Belki de "yapamadın ama geçerli sebeplerin vardı" diye dürttü içimden bir ses.

20100610

Kaderde İki Erkek Mango'ya Girmek De Varmış

Bugün baktım, son 11 postumun 6 tanesi taslak halinde, yani henüz yayınlanmamış, post olmamış. %50'den fazlası yani. Bunun çeşitli sebepleri var, uzatmayayım. Blogumu kişileştirmiyorum ama kendisinin hatrı da bende büyük. Bari son taslağı yayınlayayım da bi post olsun diye aşağıdaki sonu gelmemiş postu yayınlamaya karar verdim ben de. Tarih falan varsa bakmayın, 2 hafta öncesinin taslağı

Burdan başlar-----

Geçen hafta yurtdışındaydım. Daha spesifik olmak gerekirse Dubai'deydim. İş icabı.

Sıcağı, adım başı yükselen gökdelenleri falan sayıp "adamlar çölün ortasında neler yapmış yau" falan demeyeceğim, onları geçen yıl gittiğimde içimden demiştim zaten.

Gideceğimi çevremdeki çoğu insan bilmiyordu. Ev arkadaşıma bile gidiş tarihimi söylemediğimi havaalanındayken "hacı ben gidiyorum" diye arayıp "nereye gidiyosun hacı, araban bende" tepkisini alınca farkettim. Hatta daha vahimi, ben bile bilmiyormuşum tam gidiş zamanımı. Pazar gecesi 23:30'da sandığım uçuşun aslında 16:30'da olduğunu pazar öğlen 12:30'da uykumdan uyandığımda öğrendim. Bu benim hatam değildi gerçi.

Neyse işte, gideceğimi bilen pek kimse olmadığından ultra teknolojik ürün siparişi veren de olmadı haliyle. Kime ne alacaktım karmaşası yaşamadım. Ben yaşamadım da dünya alemden sipariş toplayan iş arkadaşım yaşadı. Şu mall senin, şu dükkan benim telefon, laptop, ps3 araştırmasıyla geçti boş zamanımızın çoğu.

Bi alışveriş merkezine de gözümüze Mango çarptı. Hadi dedik, bi girelim. Benim derdim sevgili, arkadaşın derdi de kardeşi için bir şeyler bakmak. Mağazada gezinirken bir anda konfetilerin fırlatılmasını, "tebrikler, iki erkek başınızla ve gönül rızasıyla Mağazamıza giren ilk insanlar sizlersiniz, buyrun bu da hediye çekiniz" diyen bir yetkili çıkmasını bekledim, ama olmadı. Demek ki var bizim gibileri.

Bu arada boş boş da dolanmadık tabi. Bir elbise gördüm tam da sevgilinin tarzı. Aaa alayım diye elimi uzattığımda gözüme etiketteki "Made in Turkey" yazısı takıldı. Alışveriş konusunda çok yetkin olmayan beynim "ohoo, zaten Türk malıymış, buraya kadar gelip Türk malı mı alıcam" tepkisini verince almaktan vazgeçtim.

Sonra da "kırk yılın başı romantik birşey yapacakmışsın, onu da yarım bırakmışsın" diye laf yedik sevgiliden.

20100609

Bitter vs. Lena

Bu aralar gündemi uzaktan takip ediyor olabilirim. Ki Eurovision birincisi şarkıyı keşfetmem de geçen haftaya rastlar bu sebepten ötürü.

"Eurovision siyasi yeaa." gibi çoğu insanın bildiği klişe şeyler söylemeyeceğim de şarkı bence hakikaten tatlı. (Tatlı sıfatına ne kadar büyük anlamlar yükleyebileceğim beni yakından tanıyan insanlar tarafından iyi bilinir)

Bi daha dinleyip izleyeyim derken şu kaydına rastladım bugün. Lena ablanın bazı tripleri, mimikleri feci şekilde aşkından memnun Bitter'i andırmıyor mu? Garip aksanı ayrı bi post, bilakis tez konusu olur. Bir de finaldeki performansı "sahne şovu rezaletti" falan diye eleştirenler var ya, bence şu garip dans kaporta ustası hatunlardan daha eğlenceli. (ince esprimi açıklama gereği duymuyorum)

Ha, Lena mı Bitter mi diye sorarsanız Bitter kişisine katıldığı yarışma zamanında feci hasta olmuş biri olarak Lena derim. Daha tatlı.

20100522

İş Hayatı

Hangi ünlü iş adamına sorsanız, büyük ihtimalle bugünlere gelirken çektiği zorluklardan bahsedecektir. İşte örneklerini biliyoruz, hamallık yaparak bugüne gelenler, pazarda limon sattığı tezgahını holding haline getirenler falan.

Yarın birgün büyük adam olursam diye ben de şimdiden yazayım iş adamı olma yolunda -en azından şimdiye kadar- nerelerden geçtiğimi.

Ticaret hayatına ilk adımımı ilkokul yıllarındayken bir yaz tatilinde mahalledeki arkadaşlarımla atmıştım. 5-6 arkadaş paralarımızı birleştirerek bizim bakkala göre daha ucuza satan iki mahalle ötedeki bir bakaldan eti puf, turbo sakız, çokomel falan alıp aldıklarımızı saklanbaç oynarken kullandığımız duvarın önüne açtığımız tezgahta satıyorduk. Sermaye sorunları sebebiyle ürün stoklarımız sınırlıydı, o yüzden günde 3-4 kez iki mahalle yürümek zorunda kalıyorduk bazen. Ürün gamımız da çok geniş değildi ama bir şekilde iş yapıyorduk, muhtemelen gelen geçene sevimli göründüğümüz için.

Bir süre sonra ortaklar arasında anlaşmazlık başladı. Kimimiz daha hızlı büyümeyi tercih ederken kimimiz de elindekiyle yetimeyi istiyordu. Ben hiçbiriyle anlaşamayıp minik şirketimizden ayrıldım. Ticarette fazla ortakla iş yaparsan büyük ihtimale boka saracağın çıkarımını o günlerde yapmıştım.

Sonra (sanırım sonraki yazdı) ben bi ara babama bir kutu lolipop aldırıp onu satmaya başlamıştım. Ama bu küre olan topitoplardan değil, yassıydı benim sattıklarım. Yassı ama daire şeklinde de değil, elips gibi biraz. Markasını hatırlayamadım şimdi. Neyse, bu kez mobil satış yapıyordum; elimde kutu, sokak sokak gezinerek. Yanımda da bir arkadaşı gezdiriyordum bir lolipop yevmiye karşılığında. İşte ilk kez bir insan istihdam edip işsizliğe kendi çapımda bir darbe vuruşum da o zamana denk gelir.

Yalnız hatırlayamadığım bir sebepten; artık gezerek satış yapmak mı zor gelmişti, benim eleman iyi çalışmıyordu da yerine eleman mı bulamamıştım nedense, işi "Herkes benim lolipopumu yalayacak" sloganıyla gezecek kadar abartmadan o yaz içinde noktalamıştım.

Ya o yaz, ya da bi sonraki yaz bu kez sakız işine girdim. İsmi sakız olan ürün minik bir kutuyla paketlenmişti ve minicik bir poşete doldurulmuş renkli kolonyalar, minik oyuncaklar gibi hediyeleri vardı kutunun içinde.

Bu kez gezerek satış yapmıyordum. Babamın bürosunun önüne açmıştım tezgahımı. Konum itibariyle gayet avantajlıydı işyerim. Oldukça işlek bir cadde üzerinde, şehrin diğer ticaret merkezlerinin yakınındaydı.

Sakız işinden baya iyi para kazanmıştım çok net hatırlıyorum. Öyle ki günlük ortalama karımı ay hesabına vurduğumda o yaz deli gibi istediğim bisikleti taksitle alıp taksitlerini ödeyebilecek durumdaydım. (Tabi ben karımı bisiklete bağlamak istemediğimden bisikleti babama aldırmıştım bi şekilde.)

Açıkcası sakızdan iyi para kazanmamın sebebi ticari deham falan değil, babamın bürosuna uğrayan eş-dost'un, "sakız çiğnersen sakalların çıkmaz" korkutmacasıyla yetişmiş koca koca adamların benden hatır için yaptığı alış verişlerdi muhtemelen. Ticarette çevren ne kadar genişse işlerinin o kadar kolaylaşacağı çıkarımını da sakız işi sayesinde yapmıştım.

Ortaokuldayken de 3 yıl boyunca yılbaşı yaklaştığında okulumuzda resim derslerinde yapılan çalışmaların kullanılmasıyla üretilen ve geliri ihtiyacı olan öğrencilere yardım amacıyla kullanılan yılbaşı kartlarından satmıştım satabildiğim kadar. O sayede de toplumsal sorumluluğumu yerine getirmiştim bi nevi.

Ortaokulda heves edip Emre Yılmaz'ın Genç Bir İşadamına kitabını almıştım da iş yaşamının kirli yüzüne henüz hazır olmadığımı düşünüp lisede okumaya karar vermiştim.

Ha, şimdi napıyorsun diye sorarsanız bi iş adamından ziyade küçük esnaf olma sevdasındaki maaşlı bir çalışanım şimdilik.

Bilmemkaç yıl sonra önce sektörel dergilere, sonra da ulusal gazetelere falan röpotaj verecek kadar büyük bir iş adamımı olursam ve bana röportaja gelecek arkadaş işini bu postumu bulabilecek kadar iyi yaparsa eğer, o arkadaşı basın danışmanı falan olarak işe alıp o an aldığının iki katı maaşla işe başlatacağım onu da bildireyim.

20100517

ikikikikik

"kikikikikikiki" diye sesler duyunca Bursa'da durum 2-2 oldu sandık. Meğer halimize gülüyorlarmış.

(Fenerbahçe kenar yönetimi, 2010)

20100512

Kapıyı kapamazsan çocuklar duyar

Çocuklar Duymasın Hasreti Sona Eriyor

Bir döneme damgasını vuran "Çocuklar Duymasın" adlı dizi, isim değiştirerek izleyicileriyle tekrar buluşmak üzere.

Dizinin yapımcılarından aldığımız bilgiye göre yeni sezonun ilk bölümünde Zıpır Havuç ve ablası Duygu, Meltem ile Haluk tartışırlarken aralık kalan mutfak kapısından tartışmayı dinleyecekler ve olaylar gelişecek.

Çocukların da tartışmaya dahil olmasıyla yaşanan aile dramı sonucu Haluk Meltem'in yüzüne kezzap attıktan sonra hapse düşecek. Kezzaplı suratıyla patronunun gözünden düşen Meltem işinden atılacak ve çareyi Hüseyin altılıyı vurduktan sonra temizlik şirketi kuran eski temizlikçileri Emine'nin yanında işe başlayarak evlere temizliğe gitmekte bulacak. Dizide Havuç'u taksim'in izbe barlarında çalan gitarcı ergen, ablası Duygu'yu ise dip boyası gelmiş çakma sarışın çıtır olarak izleyeceğiz.
Çekimleri yoğun bir tempoda devam eden dizinin yapımcıları, Türk aile yapısında son yıllarda yaşanan yozlaşmaya dikkat çekmek istediklerini; dizinin yeni yayın döneminde dini bütün kanallarımızın birinde ibret-i alem olsun diye yayınlanacağını belirttiler.

Dizinin yeni ismi sır gibi saklanırken, Acar muhabirimiz Acar'ın edindiği bilgilere göre yeni isim "Kapıyı kapamazsan çocuklar duyar" falan olacak.

Bu arada dizinin yeni senaristinin sözleşmesinde "ulu orta yerde kaçamak yapıp basına yakalanmayacağıma söz veriyorum" maddesinin olduğu da söylentiler arasında.

20100510

Aşka Mühendislik Yaklaşımı - 2

Mühendis iltifatı: O kadar zarifsin ki, evrim teorisi diye bir şey varsa sen kuğudan evrimleşmiş olmalısın.



şunu da koyayım tekrar


20100505

Koynumda Arazöz Beslemişim

Konulu bloglardan çok hazzetmiyorum. Konulu derken, sürekli otomobil, spor, moda vs. konularda postlar yazılan bloglardan. Bu tür bloglar yazan insanların emeklerine saygısızık gibi olmasın ama genelde bir yerlerden copy-paste yapılmış gibi geliyor onlar.

"Nokia'nın hasta olacağınız telefonu N-ill'in 2010 Temmuz ayında piyasada olması bekleniyor" mesela. Nokia yetkilileri kendi verdi sanki bu bilgiyi sana.

Bu girizgahımın sebebi benim blogun da giderek konulu bir bloga dönüyor olmasıdır. Konu da tabi ki kedi. Daha spesifik olmak gerekirse, Rufus. Baktım da şöyle, son postların büyük çoğunluğu Rufus ile alakalı ve ne yazık ki bu post da Rufus temalı olacak.

Öncelikle Rufus'a blogu bu hale getirdiği için teşekkür ederim.

Konuya geleyim.

Salak kedim 5-6 haftadır arazöz gibi işeyerek geziyordu ya, ben de -veterinerimizin ve çevrenin yorumlarının da yardımıyla- bunu azgınlık döneminde olduğu şeklinde yorumlayarak ve bu işemelere dayanamayarak Rufus'u sünnet ettirme yoluna gitmiştim zira Rufus'un son zamanlardaki arazöz seferleri aktarmasız olarak yatağım üzerinde gerçekleşmeye başlamış; ve bu seferler yatağımı çamaşır suyu/domestos/leke sökücü/koku giderici ile silinmekten helak olmuş, söz konusu ürünlerin üreticilerini ise paraya para demeyen bir hale getirmişti.

Rufus'un geçen hafta geçirdiği operasyondan sonra seferler durdu. Bir daha da olmaz düşüncesiyle gönlüm gayet ferahtı. Gel gelelim, dün salak kediyi yine tam hedefe işemiş halde buldum akşam eve geldiğimde.

Hala aynı şeyi yaptığına göre ya baş edilemez bir libidosu olmalıydı Rufus'un, ya da başka bir problemi. Haliyle ikinci seçeneğin doğru olduğunu düşünüyor ve öyle olmasını istiyordum. İstiyordum çünkü ilk seçeneğin doğru olması halinde TV'ye çıkıp "Günde 10 kez yapıyorum, üstelik ben kısırlaştırıldım" diye demeç veren bir kedi görmemiz an meselesi.

Sağolsun sevdicek bugün biraz araştırmış. Kısırken bile bu davranışı sergilediği göz önüne alındığında konan teşhis şu:

Rufus bana çok kızgınmış.

Bunun sebebi yaptığım bir hareket, evde yerini değiştirdiğim bir eşya falan olabilirmiş.

Salak kedinin bu yaptıklarının sebebi başka bir şey olsa, ne bileyim şımarıklığından, aç olduğundan, sıla hasretinden, İsmail YKM gibi bir insanla aynı dünyada yaşadığından falan yapsa bunları, içim yanmayacak.

Neymiş, bana çok kızgınmış. Sabah uyurken ayaklarını ısırıyor olsam, gece yatağa yatıp uyumak üzereyken üzerine atlayıp patilerimle onu dövsem, benim yüzümden odanın camını açamıyor olsa, beni koridora kapadığında ağlayışımla bütün evi inletiyor olsam ve ona yemek yiyip kahve içerken bile rahat vermesem kızmakta haklı ama bunların hepsini yapan da o.

Neymiş, bana çok kızgınmış.

Akşam karşısına geçip gönlünü almayı deneyeceğim. Özür dilemeyi, patisini öpüp başıma koymayı planlıyorum. Yanında bacak bacak üzerine atmayacağım, küfretmeyeceğim konusunda falan da söz verirsem belki kızgınlığı geçer de vazgeçer yatağıma işeyep durmaktan. Olmadı tehdit edeceğim "ya çiş ya ben" diyerek. O da olmazsa son çare olarak ağzımı bozacağım ve "Kötü kedi" diyeceğim.

Bakalım.

20100503

Efsane

Yıllardır duyduğumuz, genelde "bir arkadaş" kalıbıyla başlayarak anlatılan şehir efsaneleri vardır ya.

"Bizim dört arkadaş sınava geç kaldıkları için arabanın lastiği patladı diye bahane uydurmuşlar, hoca da hepsini ayrı sınıflarda sınava alıp "hangi lastik patladı?" diye sormuş" falan gibi.

Bu şehir efsanelerine bir yenisi daha eklenmekte, haberiniz yok:

"Geçenlerde D&R'da kitap bakınıyordum, yakınımdaki iki tiki kızdan biri diğerine "Aaa Aşkı Memnu-nun kitabı çıkmış kızaaam" dedi"

Bu lafla 2-3 kez sözlükte olmak üzere toplamda 5-6 kez karşılaştım. O da şimdilik. Yayılır gider bu yakında, köşe yazarlarından falan bile okuruz.

20100429

Sünnet

Rufus bir ay geriden gelen bir vücut saatine sahip olmasından mütevellit Mart ayını yeni yeni idrak etti. Kutlamalar yaklaşık iki haftadır ev genelinde devam etmekte. İlk kez azgınlık dönemine girmesinin şerefine 41 pare işedi kendisi. Kah yatağıma, kah balkona, kah banyoya, kah lavaboya. Ama asla kum kabına değil. Bir de öyle bir işiyor ki ben gece çişimi tutamayıp altıma yapsam bu kadar büyük yüzölçüme sahip bir göl yapamam, o derece.

Buna ilaveten geceleri de mayışık mayışık otururken benim yatağa girdiğimi farkeder etmez gözlerini faltaşı gibi açıyor, zılgıt çekiyormuş gibi garip bir ses tonuyla ulumaya başlıyor.

Kendimi geçtim, ev arkadaşıma; onu geçtim, alt komşuya falan yazık resmen. Bana da yazık tabi. "Acaba nereye işedi diye" öne doğru eğilip evi baştan sona geze geze av köpeği gibi hissetmeye başladım. Duyduğum her kokunun kaynağını arar oldum "snıf snıf" diye.

Ailemi ziyarete gittiğimde Rufus'u da götürmüştüm yanımda, götürdüğümün ertesi günü sünnet ettirmeye gayet kararlı bi şekilde. Gittiğimiz gerzek (pikaçu dilinde hayvansever demek bu, hakaret olarak algılanmasın) veteriner muhtemelen hiç kedi beslemediğinden olacak ki "bi kerecik çiftleşsin, ehi ehi" dedi. Evde karşılıklı ne stres yaşadığımızı, bu durumun onun için de eziyet olduğunu düşündüğümü anlatıp çiftleştirecek olsam bile cins kedi kavramından oldukça uzak olan kedime nerden eş bulabileceğimi sorduğumdaysa "o başlı başına bi problem" dedi engin bilgi birikimini kullanarak. Nitekim sünnet etmeye niyeti olmadığından olsa gerek, "kendini mart ayında sanan kedilere sünnet operasyonu uygulamak çok tehlikeli, bu dönem geçince İstanbul'da sünnet ettirirsiniz" diyerek gönderdi beni. Erkek kedilerde böyle bir risk olmadığını bilmeme rağmen "bir şey olacağı tutar da vicdan azabı çekerim" düşüncesiyle ısrar etmedim ben de. İstanbul'a geldiğimden beri de ha bugün geçer, ha yarın diye bekliyorum.

Ama geçmiyor, geçemiyor. Ev kokudan geçilmiyor. Bi elimde domestos, bi elimde bez gezmekten helak oldum haftalardır. Son iki haftada yıkadığım çarşaf/nevresim sayısı bir pansiyonda yıkanan çarşaf/nevresim sayısına eşittir muhtemelen. Ne kadar banyo/fayans paspasladığımı reklamcılar görse beni "yeni nesil mr muscle" olarak reklamlarda oynatırlar.

Sonunda dayanamayıp bizim yan sokaktaki veterinere gittim. Sünnet etmenin bir problem olmayacağını söyledi o da. Rufus farkında değil ama kendisi akşam sünnet olacak bir aksilik çıkmazsa.

Rufus'un başıma açtığı dertler -en azından bu konudakiler- bu akşam bitiyor umarım.

20100427

Paranoya

Aynı odayı paylaştığım iş arkadaşım dünyanın en paranoyak insanlarından biri olabilir. O öyle değilse ben dünyanın en gamsız insanı olabilirim.


Bugün öğleden sonra dedi ki "Abi sabah doktora gitmeye korkuyorum demiştim ya, az önce bilmem ne hastanesinden check-up kampanyası mesajı geldi".

Tek örnek de bu değil. "Dün anneme akşama börek yap demiştim, bugün börekçiden mesaj geldi", "az önce arkadaşla haftasonu bir yerlere kaçalım diye düşünmüştük, şimdi bilmem ne turdan reklam maili geldi" gibisinden bir çok cümle duydum kendisinden.


Lan gerilla pazarlama (bu durum bu kategoriye girer sanırım) bu kadar ilerledi mi? Adamların elinde seni (telefon konuşmalarını falan değil, direk seni) dinleme imkanı varsa bu imkanı sana börek satmaya çalışarak mı değerlendirirler?

Hadi telefonda konuşuyor olsan, ya da internet vasıtasıyla yazışmış olsan da onun üzerine gelse bu reklamlar, bir şekilde ihtimal veririm bizimkinin teorilerine. O da "teknoloji çok gelişmiş" düşüncesiyle değil, "bizim şaşkın spyware falan soktu heralde bilgisayarına" düşüncesi sebebiyle olur bu arada.

Ben adama "olur mu lan öyle şey" demekten bıktım, adam her olayı bu şekilde yorumlamaktan bıkmadı.

Yakında "dün aklımdan kaçıp gitsem uzaklara diye geçirmiştim, bugun pegasus airlines Eyjafjallajökull seferlerimiz başlamıştır diye mail atmış" falan derse şaşırmam.

İşin kötüsü bir kere de adamın sabah bahsettiği ünlü şahsiyetin -bildiğimiz hiç bir sağlık problemi yokken- o günün akşamında öldüğüne şahit oldum, o korkutuyor beni.

20100411

Kahve

Rufus'un kahve içmesini o kadar normalleştirmişim ki içimde, masamdaki boş bardakları mutfağa götürmek üzere toplarken Rufus'un kupa dibindeki kahveyi içtiğini görüp "Rufus'un kahvesi daha bitmemiş" diye düşünerek kupayı toplamadığımı mutfağa gidince farkettim.

20100406

Kontrolsüz Deney

Bir kaç hafta önce anladığımız üzere ben Rufus'a vermem gerekenin neredeyse iki katı mama veriyormuşum. Çünkü göz kararı veriyorum mamayı hep, gramaj hesabı falan yok. Ev hanımı olsam, güne gelip tarif soran diğer hanımlara kesin "göz kararı tuz, göz kararı un" falan diye tarif veririm, o kadar göz kararcıyım.

Rufus havai fişeğinin o kadar mamaya karşın hala tombak kedi kıvamında olmaması beni düşündürdü tabi. Sonra "arpası fazla gelmek" deyimi geldi aklıma, ve Rufus'un rahatsızlık verecek derecede yaramaz olmasını fazla mama yemesine bağladım. O kadar enerjiyi bir şekilde dışarı atması gerekiyordu sonuçta.

Gerçi Birce dalga geçti bu çıkarımımla, ama olsun. Yılmayıp Rufus ile ilgili kontrollü bir deney gerçekleştirmeye karar verdim. Hayvanseverler falan okursa kızmasın hayvan üzerinde deney yapıyorum diye. Sadece gereğinden fazla verdiğim mamayı azaltıp sonuçları gözlemliyorum.

Kontrollü deney demek yanlış aslında, olay sadece mama miktarını değiştirip Rufus'u sabit tutmaktan ibaret. Tabi teoride sabit tutmak, yoksa Rufus'un sabit kalacağı en fazla otuz saniye falan.

Gayet makul olarak, Rufus'a verdiğim mamayı -yine göz kararı, ancak bu kez orantı kurarak- aç kalmayacağı kadar azalttıktan sonra Rufus'un daha bi sakinleştiğini gözlemledim.


Ben uyurken ayağımı ısırmak yerine ısırmak için yatağımın başında uyanmamı bekliyor artık.

20100404

Üzerim

Farkındasınız değil mi,

insanların normal olmamaları, dengesiz, asosyal, v.b olmalarıyla adeta övündükleri bir dönem yaşıyoruz.

Hani "depresyon hırkası" dönemi var(mış) ya, insanların sabah şiş gözlerle gelip "abi, gece hiç uyumadım" diyerek prim yapmaya çalıştığı dönemler, onun gibi sanki bu da.

Erkekle konuşuyorsun, "ben arızayım" diyor. Kadına bakıyorsun, sosyal platformlarda profiline "yaklaşma bana, ben dengesizim. üzerim" falan yazıyor.

Şu dönemde isminden en mutlu yaşayan insanları Ali Rıza ismine sahip insanlar olabilir mesela, sırf isimlerini arıza diye kısaltıp bunun geyiğini yapabildikleri için.

Aslında tedavi gerektiren durumları sanki birer erdemmiş gibi sıralar oldu bir çok insan. Problemli olup bundan utanmamak değil burda olay, problemli olup/olmayıp problemli olmakla övünmek.

Gerçekten öyle olmasalar da, kendilerini öyle gösterme peşinde bu insanlar sanki. Efendi çocuk olmazsın da, kız istemeye giderken efendi çocuk taklidi yaparsın onu anlarım. Da tam tersini yapmak neden?

Her dönemin kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğümden "ah, nerde o eski bayramlar" gibisinden bir eleştiri değil benimki. Bi tespit diyelim.

Gerizekalı kedim bacağımı ısırıyor olmasa daha iyi anlatırdım da aklımdakileri, şimdilik yeter bu kadar.

20100403

Tavsiye

Bağdat Caddesi üzerinde vitrininde kocaman harflerle "Tavsiye Nedeniyle Zararına Satışlar" yazan bir mağaza gördük geçen hafta. Üşenmezsem fotoğrafını da çekeceğim.

Mağaza sahibine iki tavsiyem var:

Ya Türkçe öğren

Ya da çevrende olup sana tavsiyede bulunan insanlarla ilişkini gözden geçir.


"Abi, adamlar zararına satıyormuş, kapış kapış gidiyor malları. Sen de öyle bi numara yapsana" diyen insandan ömür billah hayır gelmez zira.

20100401

Kavaklar Korusun

Dün Kavak Yelleri adlı dizi açıktı televizyonumda. Oyun oynarken ara ara gözüm takıldı. Daha önce de bu yazacaklarıma benzer bir şeyler yazmıştım ama yine yazmazsam duramam.

Bir kere şu Aslı insanı İstanbul'da başladığı üniversiteye artık nasıl İzmir'de devam edebiliyor onu aklım almadı. Gerçi dizide mantıklı bir şekilde bağlamışlardır bu olayı herhalde. Ya da kaynatıp gitmişlerdir orayı, bilemedim şimdi.

Ama maşallahı var, kız her bölümde bir ekşın yaşıyor ve hala tıp okumaya devam edebiliyor. O okul hangisi bi öğrensem zaten, gidip tekrar Öss'ye gireceğim. Tercihlerim de sadece o okulun değişik bölümleri olacak. Kapağı attık mı tamamdır. Kaydımı yaptırırım, sonra günlük işlerime devam ederim. Tıp falan da istemem. 4 Yıl sonra bi işletme diploması falan göndersinler bana, yeter. Aslı bile onca olaya rağmen okumaya devam ediyorsa orda, hele bir de tıpta, "eşek bağlasan mezun olur" teriminin gerçeklik kazanacağı ilk okul orasıdır herhalde.

Zaten bu dizi Türk dizileri portföyünün en ağlak iki dizisinden biri anladığım kadarıyla. İkincisi de Yaprak Dökümü falan değil; Melekler Korusun adlı dizi. Sanırım onu hiç izlememişimdir baştan sona. Fragmanlarından, zap seanslarından falan biliyorum ve buna rağmen her bölümde illa ki birinin ağlayıp zırladığına şahit oluyorum.

Abi bi dizide hiç mi bir şey yolunda gitmez? Stv'nin "izle de ibret al, beterin beteri var" temalı dizilerinde bile insalar daha mutlu yemin ederim.

Ama söz konusu iki dizide de her bölümde illa ki dünya meselesi kıvamına getirilen bir problem yaşıyorlar. Bi bölümde esas oğlan hapse düşer, diğerinde gayr-i meşru çocuk doğar, abla dağa kaçar, hoca ruh hastası çıkar, Dünya'ya milyon yılda bir uğrayan meteor gelir bunların çatısına düşer falan.

Arkadaşım gençlik dizisi bu. Hiç mi hayata toz pembe baktığınız olmuyor. Bırakın şu dertleri. Ne bileyim, gidin sevişin falan. Hem "dişlerimizi fırçalamıştık, aramıza yastık koymuştuk" gibisinden açıklamalarda bulunup prim de yaparsınız magazin basınında.

Ama yok, illa ki gam tasa yaşayacaksınız her bölümde. Sonra da neymiş, İstiklal Caddesi emo doluymuş. Vallahi gençlik bu dizileri izliyorsa az bile o İstiklal'deki emolar.

Bir de bu Kavak Yelleri Aslı'sı bildiğin karadul. Dizi boyunca hangi erkeğe elini attıysa hayatını karattı resmen, başı beladan kurtulmadı çocukların. Yolda görsem yolumu değiştiririm sakata gelmeyeyim diye. Melekler Korusun'un baygın bakışlı esas kızı da bi değişik keza. Aşkta bi türlü tutunamayan bir insan profili çizdi gözümde.

Rtük Bitter'le Behlül'ün dizisini sıkıştırıyormuş ya, bu iki dizideki olaylar ondan beter bence. Yapmayın, etmeyin. Diziyi ciddiye alan gençlere kötü örnek olup hastalıklı ilişkiler yaşatmayın millete.

20100331

SAP

Adayda aranan kriterler arasında "SAP kullanabilen" maddesi olan bir iş ilanına "erkekleri parmağımda oynatırım" minvalinde bir ön yazı ile başvuran kadınlar oluyor mudur acaba?

Stres - Huzur

Toprakla uğraşmak stresi alıyor diye farmville, akvaryum insanı dinlendiriyor diye fishville oynuyorum. Hala tık yok.

20100330

Summon Yolcu

Dolmuş şoförleri Orda Dünya'da falan yaşıyor olsalar, kendilerinden başka kimsenin tutturamayacağı bir ritmde korna çalmak suretiyle "summon yolcu" büyüsü yapmaya çalışan büyücüler olarak gezinirlerdi etrafta.

20100327

Şarkı

Zamanında Hande Yener söylese ne güzel olur gibisinden bir şarkı sözü yazmışım. Fena da olmamış aslında. Şöyle;

sen beni hiç sevmemiştin
tezgahtarsın demiştin
kucağıma çocuğu bırakıp gitmiştin
meğer sen ne dingilmişsin

bak şimdi oldum ünlü
peşimde erkekler sürü
sen dön arkanı yürü

bana kırmızı etek çok yakışıyor
gören erkekler coşuyor
her albümüm milyon satıyor
sana avcunu yalamak düşüyor

ben artık özgür kadınım
50 bulmak için elimi sallarım
sevgilide bulurum çocukta yaparım (bu kısım türkçesi kıt matbaacı tarafından albüm kartonetine yanlış yazılacaktır.)

20100319

Militan Kediler

Kedilerin bana karşı gizli bir örgüt kurdukları konusunda neredeyse hiç şüphem kalmadı artık.


Söz konusu örgütün içimize sızmak için kullandığı casus da tabi ki Rufus.

Ve görüyorum ki kediler sandığımdan da akıllılar, çünkü ilk hedef olarak iletişim ağlarımı çökertmeyi, dünyayla bağlantımı kesmeyi seçmişler.

2 hafta önce televizyonumun kumandası Rufus tarafından yere düşürülerek bozuldu. Daha doğrusu Rufus tarafından defalarca yere düşürülmeye 2 hafta öncesine kadar dayanabildi, sonra iflas etti. İki haftadır akşamları zap yapıp değişen gündemi (Bihlül napmış, Yemekteyiz'de kim kime çemkirmiş, Yeteneksizsiniz'de bu hafta kim favori, falan) takip etmeme engel oluyor kumandasızlık.

Geçen hafta da bilgisayar başında oyun oynarken aniden internet bağlantım kesildi. Modemi kontrol etmek için koridora çıkar çıkmaz Rufus'u yerde uzanmış, ağzında modemle bilgisayarımı bağlayan kablonun parçalarıyla bana mel mel bakarken yakaladım. Resmen internet omurgamı sabote ediyordu. Neyse ki usb adaptörü buldum da evden bir yerden, kablosuz giriyorum internete. Ama o da çok verimli olmuyor.

Ondan 2-3 gün sonra, bir akşam eve geldiğimde ikinci hattımı kullandığım dandik telefonumun sarj aletini kafası gövdesinden ayrılmış, halının üzerinde yatar bir halde buldum. Tabi ki Rufus'un işiydi. Ve ne yazık ki o telefon Çin'den gelen dandik telefonlardan . "İnce uçlu şarj aletiniz var mııı" diye sorunca hemen bulunacak cinsten bir şarj cihazına sahip değil.

Bir kaç gün önce de, yine eve gelince yerde yılan gibi bir şey gördüm. Sonra anladım ki yılan değil, Nokia şarj aletinin kablosunun bir kısmıymış. Onu da bu uğurda şehit verdim.

Ama cidden yılana benziyor gerektiği şekilde koparılırsa.

Akşam eve gittiğimde Rufus'u harddiskimi kopyalarken, odama dinleme cihazları falan yerleştirirken yakalamaktan korkar hale geldim artık.

Biliyorum beni en savunmasız anımda yakalayacaklar. O yüzden hep tetikte kalmaya çalışıyorum artık.

Jetonum da yeni yeni düşüyor daha, Rufus'un ben yatarken yüzüme yüzüme atlaması oyun istemesinden değilmiş. Bir nevi intihar saldırısıymış benim oyun sandıklarım.

Aslında anlamalıydım, Rufus savunmasız görünüp onu evime almamı sağladı, kendine iyice
alıştırdı.


Pudra'nın yorumu üzerine ek:

20100318

Kolpa Kahraman

Kahraman Bakkal Kolpa çıktı.

Dün akşam sevine sevine girdim bakkaldan içeri. Baktım daha sigara satmaya başlamamışlar ruhsat prosedürü sebebiyle. Girmişken elim boş çıkmayayım diye çikolata aldım ben de.

Arabayı da parketmiş bulundum. Tırıs tırıs yürüdüm yine Şok'a.

20100316

Kahraman Bakkal

Apartmanımızın altında neredeyse bir yıldır sadece tabelası duran market bugün açılmış. Sıfatı market aslında, daha ziyade bakkal gibi. Ama gönlümdeki yeri 7M migrostan daha yukarıda şu an, o ayrı.

İşten eve dönerken markete uğramaya, evde sigaram bittiğinde çıkıp sigara almaya fazlasıyla üşenen bir insan olarak bir yıl kadar önce apartman altındaki boş dükkana o market tabelası asıldığında nasıl bir haz duydum anlatamam. Hatta 13. kattan sepet sarkıtmak için kaç metrelik bir ipe, sepetin uçuşmaması için ne kadar ağırlığa gerek duyduğumu falan hesaplamıştım kabaca.

Sepet sarkıtma işi üşengeçliğimden değil ama. Geçmişe özlemden, nostalji yaşama isteğimden sadece. "Bakkal amcaaa!" diye bağıracaktım sepeti sarkıttıktan sonra. Gerçi 13. kattan bağırmaya uğraşamam ya. Cepten ararım işte. (Gelenekselliğin teknolojiyle sentezi).

Neyse işte. Hayallerim suya düşmüştü. Bunca zamandır dükkanda hiç hareket olmayınca da ümidi kesmiştim marketten, ne yalan söyleyeyim.

Az önce işten eve dönerken gördüm, market açılmış. Öyle sevindim ki, Küçük esnaf olma sevdasındaki maaşlı çalışanlardan biri olarak marketi kendim açsam bu kadar sevinmezdim herhalde.


Bu arada, 50 metre ip yetiyor.

Sifre

Da Vinci'nin şifresini öğrendim.

Sonra gittim adamın maillerini, facebook hesabını falan kurcaladım.

20100315

Tavuk Mu Reklamdan Reklam Mı Tavuktan?

Sözlüğe de yazdım, buraya yazmadan duramam.

Lütfen birileri Şenpiliç yetkililerine tavuk reklamı yapıyorlar diye reklamlarında oynattıkları insanları tavuk gibi gıdaklatmak/tavuk gibi oynatmak zorunda olmadıklarını açıklasın. Zuhal Topal zaten yetiyor da artıyordu, bir de Saba Tümer eklenmiş son reklamlarına.

Hadi 1-2 sene önce dönen reklamlarında fırında pişen tavuk önünde ritüel gerçekleştirircesine; tavuk jest, mimik ve hareketleri eşliğinde "şili bom bom bom" diye diye maaile dans etmelerini "yazık, eti geçtim tavuk bile zor giriyor herhalde evlerine" diye anlayışla karşılamıştım kendi adıma.

Geçen yıl dönen, Zuhal Topal'ın mutfakta tek başına tavuk dansı yaparken kızına yakalanan anne karakterine de "yazık, bütün gün Zuhal Topal'ın programını izlemekten bu hale geldi zaar" diye anlayış göstermiştim de, her yıl daha kötüye gidiyor firmanın reklamları.

üçüncüharf beşinciharf

Mühendis olmamdan mütevellit iyi kötü bi analitik düşünme kabiliyetim, pratik zekam var çok şükür. Ya da bunlar zaten var olduğu için mühendisliği seçtim, eğitimim sırasında da biraz daha gelişti bu özellikler.

Sebep-sonuç ilişkisi şu an çok önemli değil de, öyle bi durum var ki pratik zekam apışıp kalıyor her seferinde:

Çağrı merkezleriyle (özellikle bankalarınkiyle) muhatap olduğum zamanlar görevlilerin kimlik bilgilerimi doğrulatmak için annemin kızlık soyadının x. ve y. harflerini sorduğu o an.

Kitlenip kalıyorum resmen, hayatta kafadan söyleyemiyorum. Alelacele bir kağıda annemin kızlık soyadını yazıp ordan sayıyorum x. harf bu y. harf bu diye.

Elimin altında kağıt kalem yoksa daha da beter,

"See, bir; oooo iki, yee 3. Hah! 3. harf Y! aa dört, dee beş. Hah, yaşasın. 5. harf de D!" diye çağrı merkezci kızın suratına sayıp öyle cevap verebiliyorum.

Benim bu cevabımı aldıktan sonra çağrı merkezci "Teşekkürler, kimlik bilgilerinizi doğruladık. Ancak zeka yaşınızı da doğrulayabilmemiz için ilgili mercilerden alınmış, akli ehliyetiniz olduğunu belgeleyen bir rapor göndermenizi rica ediyoruz" dese inanın kırılmam kendisine.

Hayır her seferinde üçüncüyle beşinci harfleri sorsalar tamam, önceden bi hazırlık yaparım, ezberlerim falan ama öyle olmuyor ki. Sayısal loto çekilişi sunuyormuşçasına "Eveet, bakalım bugünün şanslı rakamları hangileriymiş?" diye bekliyorum soru sorulana kadar. Bekledikçe geriliyorum. "Kriz yönetirken soğukkanlı olmalısın" diye kendimi telkin etmekten bitap düşüyorum.

Gerçi onlarda da suç var. Bir keresinde yine malum harfleri sordu çağrı merkezci. Telaş içinde cevap verdim.

I ıh, dedi. Yanlış.

Tekrar cevap verdim. Yine yanlış.

Önümde annemin kızlık soyadı yazılı, ordan bakıp söylüyorum ve hala yanlış diyor. Kendimi open book sınavda cevabı kitapta yazan soruya yanlış cevap veren salak öğrenci gibi hissetmiştim yemin ederim. Sonra anlaşıldı ki sisteme yanlış girilmiş annemin kızlık soyadı. O zaman da sınavda "hocam bu soru yanlış" itirazında haklı bulunan öğrenci gibi gururlanmıştım niyeyse.

Bankanın sistemlerinde annemin kızlık soyadı ise şöyle görünüyordu: Anne. Evet sevgili banka. Annemin kızlık soyadının anne olması çok mantıklı değil mi?

Neyse işte. Bi çözüm bulmalı. Ne bileyim, verdikleri kredinin reklamlarını dinletmek için "Şu an tüm operatörlerimiz diğer müşterilerimize hizmet vermektedir" bahanesini kullanarak bekletirlerken "Bu arada az sonra annenizin kızlık soyadının beşinci ve yedinci harflerini soracağız." falan da desinler, biz de ona göre yapalım hazırlığımızı.

Bak, nasıl da pratik zekalıyım. Hemen buldum bi çözüm.

20100312

Dizi

Türk televizyon tarihinin "4 bölümden sonra yayından kaldırılan programlar" grubuna eklenecek yeni programı açıklıyorum:


Türk Malı adlı dizi.


Show TV'de başlayacakmış. Tavsiye ederim izlemenizi, sonra isteseniz de izleyemezsiniz muhtemelen.

Asparagas

Haiti'ye yardım için kolları sıvayan Haluk Levent, gerçekleştirdiği halk konserinden hiç gelir elde edemeyince hevesi kursağında kaldı.

Paradosetamolx

Sabah yeni uyanmanın verdiği şaşkınlıkla antibiyotik yerine 500 ml parasetamol barındıran grip ilacı içince şaşkınlığım daha da arttı. İlaçların yanına yaklaşmıyorum şimdilik, artan şaşkınlığımla yine yanlış ilaç alıp bi paradoksa sürüklenmemek için.

20100310

Uzay Dikiti

Uzay çağı diyoruz; 3G, netbook, smartphone, pda diyoruz; artık iletişim çok kolay falan diyoruz ya. Hepsine inancım kayboldu bugün, hem de bir anda.

Bizim üretim müdürü, Murat Abi geldi bi ara yanıma. Yurtdışından kutulu halde getirttiğimiz bazı ürünlerin kutularının bir kısmı zarar görmüş, yeni kutulara ihtiyacı varmış.

Şöyle başlattı diyaloğu:


- Ben burda yaptırmayayım kutuları, ilk çıkacak ürün yüklemesinde fazladan biraz kutu isteyebilir misin? İstediklerimin listesi aşağıda var.

- Tamam, sen listeyi mail at, isterim ben yurtdışından.

- Yalnız liste biraz büyük. Üretimdekiler öyle not almış. Bi ara aşağı gelip kendin yazamaz mısın istediğimiz adetleri?



Pek anlam veremedim de, iyi bari dedim. Akşama doğru uğrarım.

"Büyük derken?" sorusunu kendime sorduğumda en mantıklı açıklama olarak dosya boyutunun çok büyük olduğu, mail atarken problem çıkardığı falan geliyordu aklıma.

Az önce, ben aşağı inmeden Murat Abi geldi tekrar. "Al, liste bu" diye. Baktım bi listeye.

Postun ilk cümlesinde bahsettiğim teknolojik cihazlar var ya. Unutun onları. Bırakın onları, benim 80 gram A4 kağıt teknolojisine bile inancım kalmadı listeyi görünce.

Bilgisayarda bi word/excel dosyasına aktarmayı çoktan geçtim. A4'e elle yazmayı da geçtim. Papirüse yazsalar daha kullanışlı olurdu liste, yemin ederim. En azından katlayıp cebimde falan taşıyabilirdim.

Fotoğrafta da görüyorsunuz zaten. Liste bu. Gazoz kutusunu da özellikle yanına koydum ki ebatları hakkında daha net bir bilginiz olsun. Eserimiz yaklaşık 6 kola kutusu yüksekliğinde. (kendimi öylesine adapte ettim ki metrik sistem, imperial sistem falan da kullanmıyorum artık) Hem kuzey hem güney yüzlerinde çeşitli yazılar mevcut. Yer yer belli belirsiz rünik süslerle de görsel açıdan zenginleştirilmiş, fotoğrafta farkedilmiyor onlar.

Liste demek yanlış olur aslında. Bir anıt bu adeta. Bir dikit, yüzyılların yorgunluğunu üzerinde barındıran bir abide sanki.

Nasıl desem, Sultanahmet'teki dikilitaşın yanına bunu da koysan, vallahi sırıtmaz. Turistler bununla da fotoğraf çektirir. Japon turistler sağlamlığına, Fransız turistler estetiğine hayran kalır falan.

Ben bu listeyi bahçede, toprağın altında falan bulmuş olsam, "Oha, Orhun Yazıtları'nın dördüncüsünü buldum. Hem de Kayışdağı'nda!" diye naralar ata ata ilgili kamu kuruluşlarını arardım.

Neyse ki ben bulmadım, Murat Abi getirdi de listeyi; içimdeki Indiana Jones açığa çıkmadı.












AVM

Karar verdim, alışveriş merkezlerinin -varsa- en güzel yanı kapalı otoparka sahip olmaları, içlerinde bulunan sinema salonlarının temiz olması falan değil.

En iyi yan; Bershka, Stradivarius ve Pull and Bear üçlüsünün birbirlerine çok yakın konumlandırılmış olmaları kesinlikle.

Birinden çıkıp diğerine girerken, sonra o son çıktığınıza geri dönerken tüm kompleksi yürümeniz gerekmiyor en azından. Gerçi her alışveriş merkezinde de böyle mi emin değilim. Ama benim gözlemlerim bu yönde. Zaten yanlış bilmiyorsam aynı grubun elemanları bu üçü.

Bana kalsa yollarını bilmem de, sevdicek sağolsun işte.

Ah, bi de Mango ile Zara da bu üçünün yamacına yerleşse, bu beşli yan yana dizilip Voltran oluştursa.





Ha, yan yana olmasalar nolurdu? Seve seve yürürdük alışveriş merkezini boydan boya. Orası ayrı.

20100303

Yaşlı Kelebek

Dünyanın en yaşlı kelebeği olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye hak kazanan 2 günlük Sevgi Kelebek, uzun yaşamın sırrını açıkladı.

Muhabirimizle yaptığı röportajda hala dinç olduğu gözlerden kaçmayan Sevgi Kelebek "Ne kanatlarımda, ne eklemlerimde bir sorun var. Hafızam da gayet yerinde. Doğduğum günü hatırlıyorum, sanki daha dün gibi" diyerek kendisinin yarı yaşındaki kelebeklere adeta taş çıkarttı.

Uzun ömrünün sırrını "Sağlığım için her gün bir diş sarımsak yiyorum. Biraz koku yapıyor ama sağlık hepsinden önemli" cümleleriyle özetleyen kebelebek, gençlere de aynını yapmalarını tembihledi.

20100227

Papia

Yeni faciamız da papia reklamları.

önceki reklamlarını hatırlıyorum, pek tutunamamış bi manken/oyuncu/herneyse kızımız "küçük hataları görmezden gelirim, ama abartırsan siler atarım" gibisinden bi cümleyle boy gösteriyordu.

Hadi dedim tamam, piyasaya yeni girmişler (üşenmedim araştırdım, 2006'da). Böyle bi reklam normal onlar için.

Yalnız son reklamı hakikaten komik. Hatun kişi "Ben en iyisini isterim" diye kağıt ruloları üzerine tırmanıyor.

Arkadaşım hasta mısın. Alt tarafı kıçını sildiğin tuvalet kağıdı. En iyisi için tepelere tırmanmaya ne gerek var? Onaltılı pakette en fazla beş lira fark vardır en iyisiyle en kötüsü arasında. En iyisini almak için niye o kadar kasıyorsun, vereyim ben sana beş lira. Gerçek bak. Yorma kendini.

Zaten bu markayla hiç anlaşamayacağım ilk reklamlarına 3 slogan sığdırma çabalarından belliydi. "Reklam veriyoruz, ne kadar abanabilirsek abanalım" düşüncesi galiba. Hiç bir bilgim yok bu piyasayla ilgili, ama aklım var çok şükür. Bi reklama o kadar slogan atılır mı yahu?

Bak şimdi aklıma geldi, bunların ilk reklamı bu değil sanırım. Sarışın rallici hanım kızımızın pembe Corvette aracıyla ruloları devirdiği bi reklam daha vardı.

20100224

Balık

Biraz aykırı olun

Ne bileyim, akvaryumda rakı olmayı deneyin.

Yaşasın Minimalizm

Minimalizmin bana ifade ettiklerini zaten şurda anlatmıştım.

Bu akımının çıkış noktasıyla ilgili bilinen tüm gerçekleri yok sayacak bir teorim var artık.

Minimalizmin kaynağı kesinlikle bi kedi olmalı. Rufus gibi bi kedi.

Daha önce de bahsetmiştim galiba, "Ben odamın çok düzenli olmasını sevmem, biraz kaos olsun" savunmasıyla dağınıklılığıma kılıf bulurdum hep. Ne güzel olur öyle, masam bomboş durmaz; kitaplıkta, raflarda alakasız şeyler barınır. Fotoğraf çekerken kullanırım diye aldığım mum, sim, lolipop, cıvata, conta, mermer gibi bir çok obje kendine oralarda yer bulur.

Bi ara öyleydi en azından.

Birce deli olurdu mesela odamın bu haline, "odanda her şey üzerime üzerime geliyor" derdi. Evimde kalmak yerime bir yatak, bir dolap ve bir aynadan mütevellit otel odasında kalmayı teklif etmesi de bu sebeptendi.

Gel gelelim, Birce'nin bana yaptıramadığını bir kedi yaptırdı arkadaş, var mı ötesi?

Şöyle ki, Rufus beni masum tavırlarıyla kandırıp evimizin içinde kendine yer bulduktan kısa bir süre sonra büyüyüp serpilmeye, serpildikçe de bulduğu her deliğe girip çıkmaya başladı.

Önce masa, komidin gibi yer seviyesine nispeten daha yakın ve Rufus tarafından ulaşılabilecek mecralar problem oldu. Rufus çünkü, yer seviyesinin üzerinde bir şey görmeye dayanamıyor. Görürse hemen minik patileriyle aşağı itip yer seviyesine getiriyor söz konusu objeyi. Eşitlikten yana kendisi. Sosyalist bir kedi.

Bu probleme pratik bir çözüm getirerek bir kısım eşyayı kitaplığımın çeşitli yerlerine -mümkün olduğunca yükseğe- itinayla yerleştirdim. Birazını da çok sevdiğim rafıma dizdim. Sonra gittim, Ikea'dan çeşitli kutular aldım. Ortalıktaki ıvır zıvırın kalan kısmını kutulara tıkıştırdım Rufus'tan uzak tutma düşüncesiyle. Kutuları da kutulara koymadığım bir kaç ıvır zıvırla beraber dolabımın üzerine istifledim, oh mis.

Rufus kitaplığa, rafa ya da dolaba tırmanabilecek değildi sonuçta. (Sen öyle san Buro)



Üç ay falan kısmen rahat iyi geçti. Hem Birce oda görece sakinleştiği için sevindi; Rufus ortalıkta dolu kül tablası, çekirdek kasesi falan unutmadığım sürece ortalığı çok fazla dağıtamadı. Çareyi ellerime, ayaklarıma saldırmakta buldu.

Bu süre zarfında Rufus salona girmesin diye koridordan salona açılan kapıyı Rufus koridor tarafında diye düşünerek kapadıktan sonra Rufus'u salonda bulmamla birkaç kez yaşadığım "Lan, bu kedi kapının altından mı geçiyor?" paranoyası falan var ama onlar önemsiz şeyler.

Neyse işte. Rahat dönemler bitti. Rufus'un son bir haftadır moda haline getirdiği aksiyonu rafa ve dolaba tırmanmak. Tırmanmakla kalmayıp orda bulduğu zımbırtıları aşağı itelemek. Üstelik çok değil, 3 ay önce fotoğraf çekmek için kendisini yerleştirdiğim o rafta korkudan öyle hareketsiz duruyordu ki, bıraksam 5 gün orda kalırdı.

Salak kedi, benim kül tablam ve ezel izlerken kullandığım çekirdek kitim (bi çekirdek dolu kase, bi de kabuklarla dolu kase) için en güvenli yer o rafın üzeriydi, şimdi nerde saklayayım ben onları? Kapalı dolapta, çekmecede saklayayım desem iki aya kalmaz onları açmayı da öğrenirsin sen. Kasa mı yaptırayım lan sırf bu ıvır zıvırı saklamak için?

Burda bi an Rufus'un steteskopla kasanın şifresini çözmeyi denediği bi sahne geldi gözümün önüne. Bu fikirden de vazgeçtim.

Bi de bi haftadır ayrı bi asabileşti. 2-3 haftadır ben uyumak üzere yattığımda ve uyanıp kalkmadan önce yatakta debelendiğim süre zarfında patisiyle alnımı tokatlayıp kaçıyor, bu oyunu bana nisbeten sevimli geliyordu.

Ama dün gece uyumak için yattığımda resmen dayak yedim arkadaş ya. Resmen seri tokatlar yedim alnıma. Patileri gözüme girmesin diye gözümü kapadığım için göremedim, ama çift pati bile dalmış olabilir. Hatta kedilerde dört pati var lan, kesin dört pati dalmıştır. Ciddi manada korktum dün akşam, kedi beni deşecek diye.


Çok uzattım.



Sonuç olarak, canıma tak etti arkadaşım. Odada ıncık gıncık ne varsa satıp savıcam, bi masa, bi yatak, 2 de dolap bırakıcam içerde. Hatta yıllardır "Evde oyun oynuyorum, laptop kaldırmaz" diye devam ettirdiğim desktop kullanma inadımdan da vazgeçip bi laptop almak bile geçti aklımdan. Ama Rufus'un patileriyle laptop'ı yere düşürme ihtimalini düşününce vazgeçtim.

Ortalıkta hiçbir şey bulundurmayacağım, minimalist olacağım.

İşte minimalizm kesin kedisinin teröründen yılmış bir insan tarafından uygulanmaya başladı ilk. Sonra da "aaa ne güzelmiş, Tv üzeri dantel örtü falan çok banal zaten" diye düşünen insanlarca da yayıldı tüm dünyaya.

Minimalizm şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiş olsa Rufus yüzünden benim aklıma gelirdi, bundan da eminim.



Ne diyorduk,


Yaşasın minimalizm.


Yaşasın Rufus terörüne karşı Buro - Minimalizm dayanışması.